Madame Perpetie'nin Dini İnancı : Da Da Land

14:18 Yazabilen Yaratık 0 Comments


Madam P.  bu dünyada yaşamasına başkası karar vermişti. Bu yüzden kölelik ona yaşam adını veriyordu. Şehirlerimiz gibiydi, onlar da başkası tarafından kuruldu, biz orada oturmamızı söylediler, başkası bize çalışın dedi, yanı başımızdaki sevişin dedi, çocuklarını büyütün dedi, oyna dedi, takı tak dedi, salıncaklara artık binemezsin dedi polis, sen devlet dairesi'ne bu saatte yaklaşamazsın, Kürk Mantolu Madonna'yı okumalı ve metro gelirken sarı çizgiyi geçmemelisin dedi, sarı çizgiye isim yazamazsın, mezar taşına sen bir şeyler karalayamazsın. Bunların hepsi korkutucu olsa da Madam P. buna her zaman inanmıştı. 

Çocuğunun doğumu kolay olmuştu, kime benziyordu bilmiyordu. Madam P.'nin içine boşaldıkları sırada o yastığın üzerindeki pembe çiçeğin hangisi olduğunu düşünüyordu. Oral seksi sevmiyordu, denemişti ama o sırada ne oluyordu, nasıl bir tadı vardı, ya da dakikalarca gidip gelirken, aklına Alfred Hitchcock filmlerinin Freudyen açıdan inceledikleri ders gelmişti. Bunların hepsi Kara Kıta'ydı diyordu bölümden bir hocası. Bir ara kara kıta'nın gerçekte insanın sırtı olduğunu düşünmüştü. Fakat dediğim gibi, pembe renkli yastığın üzerindeki izlere bakarken doğum anı gerçekleşmişti. Bunun açıklaması yoktu, zaten açıklanacak bir şey de yoktu. Her şey önceden kurgulanmıştı. Koruyacaktın, giyinecektin, içine girilecekti, zevk alacaktın, almış gibi yapmak zaten bir zaman sonra yerleşiyor insana. Kabul ediyor, tıpkı sevme halleri gibi, sevmiş gibi yapınca, sevgiyi bu sanıyorsun, sonra aldatmalar başlıyor, aldatmanın da bu olduğunu sanıyor acı çekiyorsun, acının da bu. Kısacası Madam P. doğum yaptıktan sonra içindeki ağırlıktan kurtulduğu için sevinmişti. 

Doğum sonrasında hemen eline kalem kağıt aldı ve su sözleri yazdı : 

3.250 Gram'ın Hayatı

Sadece ağlıyor oluşuna anlam veremiyorum. Hiçbir şey hissetmeden ağlıyor. Onunla konuşayım dedim, izin vermediler, sanki kesilen kolumu sevemeyecekmişim gibi, bana ait olanı benden uzaklaştırdıkları sırada başlıyor, insanın katil olma isteği. Kendi başına bir isim olması gerekiyor dediler, benden kopardıkları parçaya varlık gibi davranıyorlar. Ben buzun içine koyun, tekrar onu geri getirin dediğimde, bir psikolog başıma türedi. Bakın dedim, babasını tanımıyorum, ben bir pembe çiçeğe bakıyordum o sıra. Onu hissediyor ve arzuluyordum, Kokusunu, yeşilliklerin arasında sanki, uğur böcekleri ters dönmüş haliyle ona bakarken hissediyordum. O çiçeğin ismini soracak kadar deli ya da bir adamın benden koparılan bir parçaya aitmiş gibi davranmamı beklemeyin. Adını koyacaksanız, çiceğin ismini koyun istiyorum, pembe çiceğin adı Da da . Erkek çocuğuna çiçek ismi koyulmaz diyorsunuz, o bir erkek değil, bir parça, kadın da değil, oğlan, kız, trans da değil, o bir parça, ismi de çiçeğin da da. 

Bunu baş hekim okuduktan sonra yazar olup olmadığını sormuş. Hayal dünyasının geniş olsa da bu bir unutkanlık, dissosiyatif amnezi olabileceğini söylemiş. Bir parça aldınız benden diyebilmiş. Bir parça ve o bir ağrıydı. Bir canlı değil, olsa olsa çiçek olabilirdi. Ne babası vardı, ne de annesi, o bildiğiniz kör bağırsak gibi bir şeydi, ağrısını kabullenirdim ve ölür giderdi ya da öldürürdü, bundan fazlası olamaz. Ben hiçbir his yaşamadım yaratırken.

Cani bir kadın gibi davranıldı. Kucağına aldığında onu bir yere bırakmak istemedi. Tek başına, kanamadan büyüdüğünü fark ettiği zamanda Da Da'nın bir Tanrı olabileceğini düşledi. Onunla hep dua eder gibi konuşmaya başladı. Hiçbir zaman büyümeyeceğini ve dilini anlamayacağını söyledi. Bir Tanrı'ya akademik anlamda bir şey öğretemezsin ancak saha her zaman insanın işidir. Burada tek başına bir sokaktan yürüyüp, nereye gideceğini yabancı birine sorarken, yüzündeki ifadeyi bile yapamaz. Bu yüzden Da Da adındaki özgür parçasını uzağında tutmadı. Daima bedenine yakın bir yerde, istediği anda dokunabileceği sol göğsü gibiydi. Sol göğsüne isim takabilir miydi, taksa bir sorun muydu? İşte Madam P. bu yüzden hiç doğum yapmadı, hastalandı. Bir çiceğe aşık olduğu için delirdiğini söylediler, yargıladılar, yordular ve ilaç tedavisine başladılar. O sıra Küçük Prens okuyan her doktor onu anlamadı. Bu yüzden okuyucunun edebiyat anlayışını, içine boşalan adama karşı duyduğu şeye benzetti. 

Var olan parçasını bir şekilde, büyümesini engelledi. Ona özgürlüğün tanımını ne bir ateşin içinden ne de dini bir kitaptan verdi. Kulağına fısıldayarak, dua eder gibi sessiz bir şekilde anlattı, yolları, insanları, saçlarının kıvırcığa dönüşmesinin sebeplerini, doyması gerektiğinin sadece yürüyebilmek olduğunu, gitmek için bu hayatta yıkanmanın gerektiğini, kokmanın öneminin olmadığını çünkü bir başkası ancak kokabilirdi. Bize ait olan bir şeyin kokmasının suçu bize ait değildi, ondan kurtulmak gerekiyordu. 

Da Da, bir gün konuşmaya hiç yeltenmedi. Onu seven herkes, bir insanın parçası olduğunu her zaman inandı. Bu yüzde çocuğu sırtında başka çiçekleri aradı, pembe çiçekli yastıkları olmayan erkekler çoğunluktaydı. Ben neden sırtıma Da Da'yı aldığımı hala anlamadım, o sırada sadece birine ihtiyacım vardı, bir parçaya ihtiyacım vardı. Sulu boyalı kuru kalemlerimle siyahın üstüne salıncak çizmek gibiydi. Bir oyun arkadaşına ihtiyacım vardı, bu yüzde çocuklu bir kadına hayran kalmak için metroyu defalarca kaçırdım. O çocuğuna söylediği sözlere hiçbir zaman beni dahil etmedi. Bir gün Da Da'yı kesmek için benden yardım istedi. O anda irkildim : 

Korkuyorum, çiçekler konuşmaz, kör bağırsak konuşmaz, üst dudak konuşmaz, dil bile konuşmaz, bu parçam defalarca mum, mum, mum diyor, hemen gelmelisin, hastalanıyor olmalı, onu koparmalıyız.

Bu bir oyundu. Gerçekten de bir oyun sanıyordum. Bir kadınla, çocuğunun katili olmak için onu anlayabileceğimi bilmiyordum. Da Da'yı öldürmek için tunik giyeceğini söyledi, gelirken pembe çiçekler al dedi. Ben pembe'nin hangi renk olduğunu dahi bilmiyordum.

Bir çocuğu öldürdüm. Bunu diğer yazımda öykümde edeceğim. Madam P.'den parçasını kopardıktan sonra bana şunu söyledi : 

Senin kardeşin olarak dünyaya gelmeyi isterdim.


You Might Also Like

0 yorum: