Madame Perpetie'nin Dini İnancı : Da Da Land


Madam P.  bu dünyada yaşamasına başkası karar vermişti. Bu yüzden kölelik ona yaşam adını veriyordu. Şehirlerimiz gibiydi, onlar da başkası tarafından kuruldu, biz orada oturmamızı söylediler, başkası bize çalışın dedi, yanı başımızdaki sevişin dedi, çocuklarını büyütün dedi, oyna dedi, takı tak dedi, salıncaklara artık binemezsin dedi polis, sen devlet dairesi'ne bu saatte yaklaşamazsın, Kürk Mantolu Madonna'yı okumalı ve metro gelirken sarı çizgiyi geçmemelisin dedi, sarı çizgiye isim yazamazsın, mezar taşına sen bir şeyler karalayamazsın. Bunların hepsi korkutucu olsa da Madam P. buna her zaman inanmıştı. 

Çocuğunun doğumu kolay olmuştu, kime benziyordu bilmiyordu. Madam P.'nin içine boşaldıkları sırada o yastığın üzerindeki pembe çiçeğin hangisi olduğunu düşünüyordu. Oral seksi sevmiyordu, denemişti ama o sırada ne oluyordu, nasıl bir tadı vardı, ya da dakikalarca gidip gelirken, aklına Alfred Hitchcock filmlerinin Freudyen açıdan inceledikleri ders gelmişti. Bunların hepsi Kara Kıta'ydı diyordu bölümden bir hocası. Bir ara kara kıta'nın gerçekte insanın sırtı olduğunu düşünmüştü. Fakat dediğim gibi, pembe renkli yastığın üzerindeki izlere bakarken doğum anı gerçekleşmişti. Bunun açıklaması yoktu, zaten açıklanacak bir şey de yoktu. Her şey önceden kurgulanmıştı. Koruyacaktın, giyinecektin, içine girilecekti, zevk alacaktın, almış gibi yapmak zaten bir zaman sonra yerleşiyor insana. Kabul ediyor, tıpkı sevme halleri gibi, sevmiş gibi yapınca, sevgiyi bu sanıyorsun, sonra aldatmalar başlıyor, aldatmanın da bu olduğunu sanıyor acı çekiyorsun, acının da bu. Kısacası Madam P. doğum yaptıktan sonra içindeki ağırlıktan kurtulduğu için sevinmişti. 

Doğum sonrasında hemen eline kalem kağıt aldı ve su sözleri yazdı : 

3.250 Gram'ın Hayatı

Sadece ağlıyor oluşuna anlam veremiyorum. Hiçbir şey hissetmeden ağlıyor. Onunla konuşayım dedim, izin vermediler, sanki kesilen kolumu sevemeyecekmişim gibi, bana ait olanı benden uzaklaştırdıkları sırada başlıyor, insanın katil olma isteği. Kendi başına bir isim olması gerekiyor dediler, benden kopardıkları parçaya varlık gibi davranıyorlar. Ben buzun içine koyun, tekrar onu geri getirin dediğimde, bir psikolog başıma türedi. Bakın dedim, babasını tanımıyorum, ben bir pembe çiçeğe bakıyordum o sıra. Onu hissediyor ve arzuluyordum, Kokusunu, yeşilliklerin arasında sanki, uğur böcekleri ters dönmüş haliyle ona bakarken hissediyordum. O çiçeğin ismini soracak kadar deli ya da bir adamın benden koparılan bir parçaya aitmiş gibi davranmamı beklemeyin. Adını koyacaksanız, çiceğin ismini koyun istiyorum, pembe çiceğin adı Da da . Erkek çocuğuna çiçek ismi koyulmaz diyorsunuz, o bir erkek değil, bir parça, kadın da değil, oğlan, kız, trans da değil, o bir parça, ismi de çiçeğin da da. 

Bunu baş hekim okuduktan sonra yazar olup olmadığını sormuş. Hayal dünyasının geniş olsa da bu bir unutkanlık, dissosiyatif amnezi olabileceğini söylemiş. Bir parça aldınız benden diyebilmiş. Bir parça ve o bir ağrıydı. Bir canlı değil, olsa olsa çiçek olabilirdi. Ne babası vardı, ne de annesi, o bildiğiniz kör bağırsak gibi bir şeydi, ağrısını kabullenirdim ve ölür giderdi ya da öldürürdü, bundan fazlası olamaz. Ben hiçbir his yaşamadım yaratırken.

Cani bir kadın gibi davranıldı. Kucağına aldığında onu bir yere bırakmak istemedi. Tek başına, kanamadan büyüdüğünü fark ettiği zamanda Da Da'nın bir Tanrı olabileceğini düşledi. Onunla hep dua eder gibi konuşmaya başladı. Hiçbir zaman büyümeyeceğini ve dilini anlamayacağını söyledi. Bir Tanrı'ya akademik anlamda bir şey öğretemezsin ancak saha her zaman insanın işidir. Burada tek başına bir sokaktan yürüyüp, nereye gideceğini yabancı birine sorarken, yüzündeki ifadeyi bile yapamaz. Bu yüzden Da Da adındaki özgür parçasını uzağında tutmadı. Daima bedenine yakın bir yerde, istediği anda dokunabileceği sol göğsü gibiydi. Sol göğsüne isim takabilir miydi, taksa bir sorun muydu? İşte Madam P. bu yüzden hiç doğum yapmadı, hastalandı. Bir çiceğe aşık olduğu için delirdiğini söylediler, yargıladılar, yordular ve ilaç tedavisine başladılar. O sıra Küçük Prens okuyan her doktor onu anlamadı. Bu yüzden okuyucunun edebiyat anlayışını, içine boşalan adama karşı duyduğu şeye benzetti. 

Var olan parçasını bir şekilde, büyümesini engelledi. Ona özgürlüğün tanımını ne bir ateşin içinden ne de dini bir kitaptan verdi. Kulağına fısıldayarak, dua eder gibi sessiz bir şekilde anlattı, yolları, insanları, saçlarının kıvırcığa dönüşmesinin sebeplerini, doyması gerektiğinin sadece yürüyebilmek olduğunu, gitmek için bu hayatta yıkanmanın gerektiğini, kokmanın öneminin olmadığını çünkü bir başkası ancak kokabilirdi. Bize ait olan bir şeyin kokmasının suçu bize ait değildi, ondan kurtulmak gerekiyordu. 

Da Da, bir gün konuşmaya hiç yeltenmedi. Onu seven herkes, bir insanın parçası olduğunu her zaman inandı. Bu yüzde çocuğu sırtında başka çiçekleri aradı, pembe çiçekli yastıkları olmayan erkekler çoğunluktaydı. Ben neden sırtıma Da Da'yı aldığımı hala anlamadım, o sırada sadece birine ihtiyacım vardı, bir parçaya ihtiyacım vardı. Sulu boyalı kuru kalemlerimle siyahın üstüne salıncak çizmek gibiydi. Bir oyun arkadaşına ihtiyacım vardı, bu yüzde çocuklu bir kadına hayran kalmak için metroyu defalarca kaçırdım. O çocuğuna söylediği sözlere hiçbir zaman beni dahil etmedi. Bir gün Da Da'yı kesmek için benden yardım istedi. O anda irkildim : 

Korkuyorum, çiçekler konuşmaz, kör bağırsak konuşmaz, üst dudak konuşmaz, dil bile konuşmaz, bu parçam defalarca mum, mum, mum diyor, hemen gelmelisin, hastalanıyor olmalı, onu koparmalıyız.

Bu bir oyundu. Gerçekten de bir oyun sanıyordum. Bir kadınla, çocuğunun katili olmak için onu anlayabileceğimi bilmiyordum. Da Da'yı öldürmek için tunik giyeceğini söyledi, gelirken pembe çiçekler al dedi. Ben pembe'nin hangi renk olduğunu dahi bilmiyordum.

Bir çocuğu öldürdüm. Bunu diğer yazımda öykümde edeceğim. Madam P.'den parçasını kopardıktan sonra bana şunu söyledi : 

Senin kardeşin olarak dünyaya gelmeyi isterdim.


Madame Peripetie'nin İlk Çocuğu

( Fotoğraftaki kadın benim.)

Her balık burcu kadını, biraz eksiktir, eksik gülümser, çünkü sadece kendi için gülümser,  Hiçbir zaman bu dünyaya tam adapte olacak kadar zavallı değildir. Burçlardan da nefret ederdim ama Madame Peripetie ile tanışana kadardı. Her şeyi değiştiren Madame P. kendi halinde bir kadındı. Sıradandı, kimsesi yoktu, düşüncelerini içindeki mezarlığa gömmüştü. Güzel sevmişti bir zamanlar, evlenene kadar kimseyle sevişmemiş, oral seks yapmamış ve kendisine de yaptırmamıştır. Mezarlıklara arada gider, babaannesinin toprağına nergis gömerdi. Nergisleri İzmir'e giderek alırdı. Bir alışkanlıktı sanki bu, her şeyi değildi ama çiçeklere karşı bir milliyetçiliği vardı.

Onunla bir metroda tanıştım. Çocuğunu bir çanta gibi önüne bağlamıştı, çocuğu yarı mahmurdu ve sanki tüm insanlığı ona şikayet eder gibi, sessiz sedasız ona bir şeyler anlatıyordu. Ona yaklaştıkça neden bahsettiğini anlamaya çalışıyordum. Sanki ona bıyıklı adamların nasıl dikkatle traş olduklarını bahsediyordu. Bunu anlamıyordum daha doğrusu bir çocuğa neden anlatılırdı diye, daha da kulak kesilmek zorunda hissettim kendimi. Metro geldi, hiçkimseden yer istemedi, çünkü onu kimse duymamalıydı. Sonrasında bir ara İkinci Dünya Savaşı'nda çay yapacak kimsenin olmadığını fısıldıyordu. Madam Peripetie deli miydi, her zaman bunu sordum. Kendime, ona da sordum, tanışmamızdan şimdi bahsetmeyeceğim, sadece onunla ilk oturduğumda, çocuğuna Zülüf Dökmüş Yüze parçasını söyledikten sonra benimle oturabileceğini söyledi. 

"Gün Doğdu Aştı Böyle Aman,
Gönüldür Coştu Böyle Aman Aman.
Sen Orada Ben Burda Aman Aman,
Ömrümüz Geçti Böyle." 


Bunu açıklamasını istediysem de çocuk çoktan uyumuştu. Kıvırcık siyah saçları, yeni doğum yapmış bir kadına benzemeyen kalçası, ince bacakları, spor ayakkabısı, mor puantiyeli eski çorapları, kedilerin sulu boya çizimleriyle göründüğü bir çantası vardı. Kısacası bu çocuk kimindi diye sormak geliyordu, ince ve keskin burnuna dokunmam için, eski bir plak bulma görevim vardı. 

Madam Peripetie oyun severdi. Bir soruya cevap verebilmek için, belli görevleri yapman gerekirdi, bazıları çok basit, bazıları ise ağırdı. Bir tanesi, bana göre en iğrenci, ona göre ise hayatın gereksinimi olan bir sevişme yaşamıştık. Evli değildi, çocuğu uyumuştu ve sırtıma bağladığında onu uyandırmadan kasığının arasında gidip geliyordum, o ise sanki dünyanın kulağına fısıldar gibi, Vergilius'un Cehennem'de Ne Aradığını defalarca evin 8 m2'lik tavanına sorup durdu. 

Onun hayat hikayesini öğrenemedim, sadece iki yıl birlikte zaman geçirmiştik, daha doğrusu, çocuğu iki yaşına gelip her şeyi fark ettiği zaman sanırım bir anne olduğunun farkına varmıştı. Kısacası ben öyle düşünüyordum. Çocuğuyla birlikte bir tiyatro metni yazdıktan sonra intihar ettiğini öğrenene kadar hayatımdaki güzellik mi yoksa bir lanet mi olduğunu çözememiştim. Aslında sıradan bir anne gibiydi, sonrasında onun bebeği önünde bağlı bir kahraman olduğunu fark ettim. Saçlarını tararken aynada ona bakıyordu, sallama çay yaparken ona ekinlerin hangi zamanda nadasa bırakılması gerektiğini söylemişti. İç savaşları dinlerken çocuğunun yüzü gülüyordu. O ise bunu hoşnutlukla karşılık veriyordu. Hiç çocuğunu yalnız görmedim, sanki vücudundan bir parçayı kesip onları ebediyen ayırmamışlardı, biliyorum ayırdılar ya da ayırmadılar, her anne çocuğundan ayrılmıştı, neden fısıldıyordu peki, ne anlardı bebek Hitler'in Emma ise arasındaki tebessüm'den. Neden Blondi, blondi dedikten sonra kahkaha atardı bir bebek. Ben bunları sorgularken aslında onların sorgulanacak bir tarafı olmadığını düşünmeliydim. Onlar nereye gidip, nerede oturuyorlardı bilmiyorum. Ben onların hayatındaki geçmiş ve gelecek arasındaki bir bağ bile değildim. Onlar ikisi tek kişi gibi sanki birbirilerine fısıldıyorlardı, o gelecekten, o geçmişten haber veriyordu. Bunu nereden anladığımı sorarsanız bana, " Bir gün insanlar kendi cinslerine aşık olarak özgürleşecekler demişti, eşcinsellikten mi bahsediyorsun dediğimde, kendi cinslerinden dedi. Kendi cins, kendi cins, bir erkek olarak düşündüm, kadın kadındır, erkek erkektir diye düşündüm. Kendi cinsimizin olmadığını sadece geçiş dönemlerinde erkek - kadın olarak saklandığımızdan bahsetti. Tamamen artık seçimlerimiz bizi başka bir şeye dönüştürecek, sen tedirgin isen, o cinsi temsil edeceksin, sevişmeyi seviyorsan o cinsi, bunları nasıl anlayacağız peki diye sorduğumda, bebeği bir gülüş attı. Tamamen cevabımı almıştım. Oradan uzaklaştığımda artık evin yolunu bile hatırlamıyordum. 

Bana seni ben doğurdum dedi içine boşaldığım anda. Tüm travmam burada başladı. Bir sapkınla beraberdim, hemen midemin bulantısını kusarak rahatlatsam da etrafımdaki insanları gördükçe korkuya kapılıyordum. Çocuk hala göğsünü kapatacak bir şekilde kemerlerle ona bağlıydı. Konuşuyordu burun buruna, artık ne şirin diyemiyordum kimsenin çocuğuna, bir katil olarak bakıyordum. Sırtımda sevişirken uyuyordu, derin bir uykusu vardı bebeğin, sanki tüm zamanı ruhumda damıtıyordum. Neden dedim, Madam P. neden bana yeşil yaprakları toplatıp, onları yakmamı istediniz diye sordum. Bana son bir soru sormamı ve bir daha görüşmemiz gerektiğini söylediğinde, aklıma sadece çocuğunun ismi nedir, demek geliyordu. Sordum da. Bana çocuğuna Tanrı, Allah,Rab adını verdiğini ama bunu kimsenin bilmediğini söyledi. Ona kısaca Delilah diyormuş. Kız çocuğunu mu erkek mi hiç bilemedim, babası da kimdi onu da bilmiyordum. Hiçbir zaman pusetle gezmedi. Madam P. bana, zamanın sadece istediğimiz anlarını hatırladığımızı ve rüyalar ise erken boşalma olduğundan bahsetmişti. Zamanı geri getirmek için, zamanı ileriden geri getirmek için çocuğu hep yanındaydı. Saçları uzamayan, büyümeyen bir çocuktu. Ben onun gidişinden sonra bir daha karşılaşmayacağız sanıyordum. Üç bölümlük yazımın birinci bölümü olan İlk Çocuk hikayesini bu şekilde tamamlamak istiyorum. Sonrasında ise, Madam Peripetie'nin bakire olduğunu, kadın olmadığını, sadece biri olduğunun farkına varacağım, ikinci bölüm gelecekti. Biz onun intiharı için bir tiyatro metni yazacaktık. Bu ilginç bir deneyim oldu, yazdık ama yazacaktık, daha doğrusu buraya, bu öyküye yazacaktık olarak yazmak gibi işte dedi insanlarla diyaloğum. 

Ben bir kadın değilim, erkek de değilim. Kadın fotoğrafları ya da erkek fotoğraflarını umursayan sizsiniz. Benim bedenim üzerinden tatlı, güzel, çirkin yorumları yapan da sizsiniz, sanıyorum kendimi sizlere gösteriyorum diye, her anımı, her alanımı, her şeyimi sahip olduğunuzu sanan da sizsiniz, hiçbiriniz için bir şey ifade etmeden sadece gelecek yani geçmişteki gelecek adına burada sizlere dayanıyorum, bu yüzden adımın, kadın ya da erkek olmayışımı artık onaylamayın, iyi yazıyor oluşum sizin sadece bana bir merhaba ile gelemediğinizden, iyi karakterler çıkaryormuşum ya da nasıl kadınları, erkekleri bu kadar iyi hissediyormuşum gibi sorularınız tıpkı Madam Peripetie'nin bebeğin kulağına fısıldaması gibi geliyor, anlamı çok ama ben bir bebeğim, Da da da.

Madam P'nin oyununun yani ikinci yazımın ismi de böyleydi. 

Da da da.

Hala beni fotoğraftaki kadın mı sanıyorsunuz? Siz o olmayasınız.

(Fotoğraftaki kadın, benim değil.)


Kadınlardan Nefret Ediyorum.


Dünya ne altı günde yaratıldı ne de Adem'in kaburga kemiğinden yaratıldık. Hepimiz birbirimizin oyun hamurundan yaratıldık. Her insan, bir diğerinin düşü olarak yaratıldı. Hepimizin düşlerinin ortak noktası kadının varlığıydı. Bizde nefret etmek için elimizden geleni yaptık.

İlk başta, anne diye seslendik. Toplumsal kodlar yüklenmişti, bize o bakmalıydı, bakmıyorsa suçluydu, yargılayıp, kötü olarak nitelendirmek için defalarca onu kışkırttık. Sokaktaki çocukların annesi güzel seslenirken, bazılarının annesi özgür bırakırken, biz hep yargıladık. Biri geldi ve dedi ki; kadınlık annelik değildir. O zaman nasıl kadın olacağız diye düşündüm. Kız çocuğundan, erkek çocuğundan kadın olunur muydu? Erkek kardeşimi kadın olsun diye kitaplarla büyüttüm. Neydi bu kadın olmak, fahişe bir annenin çocuğu olmak kadınlık mıydı, bekaretini bir erkeğe teslim etmek mi kadınlıktı, kadın ve kız arasındaki sözcüğü hala tedirginlikle kurgularken, biz nerede kadın olduk ya da kadın olmayı seçmeden sahiplendik.

Biri çıktı, Simone bağırmadı, alçak sesle söyledi : Kadın doğulmaz, olunur, diye. Sonra bir baktım etrafımdaki kadınlara, hiçbiri kadın olmayı seçmemiş, sadece erkek kültürüne, kapitalizme boyun eğdikten sonra ağzına bal sürülerek, biz kadınız diyebilmiş. Hepsi de erkek çocuğu büyütmüş ve tam bir erkek annesi olarak kadınları yargılamış. En feministimiz fallardan aşklar aramış, en güçlü kadın dediğimiz fasulyeyi geceden ıslatmadığı için üzülmüş. Türkiye'de kadın olmak için, gerçekten de insan olmayı fark edebilmek gerekti. Ben kadın olarak kapladığım alanı insanlar kutlarken, gerçekten de nasıl görünüyordum. Bir kadın olarak kendimi var edebilmek için, diğer bir kadınla yarışıyor muydum yoksa ona da kucak açıyor muydum. Çocuğunu öldüren kadınları seviyor muydum, çocuğunun tacizine destek olan kadını övüyor muydum, erkekle iş birliği yapıp, insanlığa hareket eden kadınları övüyor, çalan, çırpan, arkadan konuşan, bir o kadar da yükselmek için eşitlik gözetmeden yok eden kadınları? Başka bir partinin kadın kollarını seviyor, takma bacağını çıkaracak kadar 8 Mart'ta güçlü kadınız diye bağırabiliyor muyduk? 

Ben açıkçası, genelevde büyüyen bir çocuk değildim. Oradaki kadınların nasıl birbirine destek çıktığını da bilmem, oradaki kadınları da tanımam oysa. Bu yüzden oradaki duygusallık ve erkek çocuğunun - kız çocuğunun çakma duygu sömürüsünü 8 Mart'tan 8 Mart'a kabul edebilirim. Hiçbir şey yapmıyoruz, erkekler kendi işini kendi yapsın, çiçek sensin, ben kadınım demek pek güzel, ben de kadınım, çiçek de severim, çorba da severim, iyi niyet olduktan sonra, eşitlik sadece sarılmadan geçer, meydanlarda hiçbir erkeğe sarılmamış, hiçbir feminist benim gözümde erk hegemonyasının yarattığı bir düşman aracıdır. Hani Tanrı - şeytan gibi. Bu yüzden kadınlardan da erkeklerden de nefret ediyorum.

Ülkemizde hala birbirine sarılmaktan korkan erkek çocuğu - kız çocuğu var. Onlar birlikte oyun oynamak yerine birbirine zarar veriyor. Pembe renk - mavi renk, bayan değil, kadın'dan ötesi şeyler var bu ülkede. Çocuk parkları yok, kadınlar ve erkeklerin umurunda olmayan pek çok nesil yetişiyor. Biz kendi kadınlığımızı cümle aleme duyurduktan sonra rahatlıyoruz. Erken boşalma yaşıyor her fert. Bir şekilde hiçbir şeye dönüşmüyor. Dönüşüyor belki de görünürlük sağlanıyor, ertesi gün de görünürsün. Görünür olmak bir şeylerin değişeceğine nasıl yol açar ki. Eğitimler vermek yerine, kadın ve erkeği yok etmek gerekiyor. Hepsinden nefret ederek, kadının ve erkeğin sözcükleri ortaya koymadan konuşmak gerekiyor. Gözlerimizin cinsiyeti yoktur, sevdiklerimizin de yoktur, kedilerimizin cinsiyeti ise belli dönemlerde işe yarar. Demek istediğim kimseyi kutlayacak kadar ince biri değilim. 

Bakın, oral seks yapmadığı için feminist, kendisine oral seks yapıldığı için feminist olan arkadaşlar. Sonuç belki de tamamen gücün kimde ve nasıl el değiştirdiğinden ibarettir. Eşitlik istiyorsak, sevmeyi ve yok etmeyi bilmemiz gerekiyor. Birlikte oyun oynayamıyoruz. Birbirimizle konuşamıyoruz. Sadece sol göğsümüzün üzerindeki mor renk ile tüm cinayetleri silemiyoruz. Her zaman bir kadından nefret ederek onu savunmamız gerek, her zaman bir erkeği sever gibi yargılamamız gerek, önceki cümledeki kafa karışıklığını şöyle özetlersem : Pozitif ayrımcılık ile hiçbir insan özgürleşemez. 

Tüm anneler, tüm babalar, tüm erkek ve kadın cinsiyetleri suçludur. Tüm cinayetler sizlerin bir olmadığı için ve ikonlar yarattığınız için ortaya çıktı. Öz savunma hakkı diyerek Çilem yaratıldı. Kadın cinayetlerini durduracağız diyerek Özgecan yaratıldı. İnsan olarak hepimiz onları ikon yaratmak istedik. Şimdi ise, onları kullanarak hiçbir şey yapmıyoruz. Kadınlar hala sarma satıyorsa kadın günlerinde, iş anlamında el işi yapıyorsa ve ucuz fiyatlara kermes gibi var oluyorsa, kadın konserleriyle beraber zıplayıp, direneceğiz diyorsa, buradaki her kadından nefret ediyoruz, bunu sağlayan her erkeği de nefretle anıyoruz demektir. Üzgünüm, bu sene daha çok kadın ölecek. 8 Mart'larda eğer tarih, felsefe ve insanın özünü kavrayamazsak, gerçekten var olmayan savaşlarla yara alacağız. İkinci Dünya Savaşı daha bitmedi. Siz farklı kadın örgütleri birbirinizden nefret ederek, farklı kadınlar, diğer kadınların zekası ile uğraşarak, erkeklerin ilkel güdülerinin sonuçlarıyla savaşamazsınız. Sizler nefret etmiyorsunuz, hanımlar - beyler, bayanlar, baylar, erkekler, kadınlar, sizler, bizler, bizler işte, siz sadece sevmiyorsunuz da. Her şeyi yarım yapmaktan oluyor bunlar. Annesiniz, sevgilisiniz, öğrencisiniz, bir şeylersiniz işte ama hiçbir zaman bir değilsiniz. Facebook ve instagram üzerinden kadınız, erkeğiz. Üzgünüm, ölene kadar hiçbir 8 Mart diğerinden farklı olmayacak ve her 8 Mart'ta bir kadın olarak, bir erkek olarak, bir çocuk olarak, sizin "bir şeyler yapıyorum ben" düşüncenizden nefret ederek, sizleri anacağım.

Şimdi yatağınızda 9 Mart'a geçiş yaparak, yarın taciz edilen ve siz duyunca içiniz yanacağı haberi beklemeye başlayın, ben sizler için Schubert'ten Ölüm ve Kız'ı dinleyip, ülkemizin doğusundaki kadınların ağıtlarını, çocukların, erkeklerin ölümlerini pek çok 8 Mart'a değişeceğim. Ve anacağım. Kızgınlığımı mazur görün. Ne de olsa uykuda hiçbirimiz kadın ve erkek değiliz.

Çocukluğun En Mahrem Yeri : Oyuncaklarım

Salıncakta sallanırken herkes Tanrı'ya inanırdı. Bir ileri, bir geri, rüzgarın yüzünüzden geçtiğini anlarsınız, sanki her şeyin içinden geçecek kadar tebessüm edersiniz. İnsan parklardaki kadar hiçbir zaman özgür olamamıştı. Bir devrim, bir faşizmin yıkılışı parklarda olmalıydı. İçinde rengarenk, böceklerin altlarında yuva yaptığı oyuncaklar, çoğu diz kanamasının mimarı olan topraklar olmalıydı. Ben annemi ve babamı, İzmir'deki çoğu parkın girişine gömdüm. İçeri girmeden bana seslenirlerdi, onlara uzaktan bakardım, belki de hayatımın en güzel anı oydu. Bir başka dünyada, ellerim yaralı, herhangi biriyle ortalık, kendimi sevdirmek, iş anlaşmaları, ilişki diyalogları yapmadan, her şey ama her şey sadece benim olan o yerde, başlayıp bitiyordu. 

Geceleri olunca insanın başka bir tarafı çıkıyordu. Saklanacak ve renklerin soluklaştığı, insanların istediğiniz renklere büründüğü, sadece aklınızda olan, bahçeler arasından başka insanların seslerinin duyulduğu, sevgi çeşitlemelerinin intiharı bulmadan önce sürüncemelerini görürsünüz. Hepimizi öldürecekler. Bazılarımızı katlettiler ama gerçekten öleceğiz. Düşüncelerimiz birbirine benzediği için değil sadece artık hiçbir şeyin uyku kadar gerçek olmadığını fark edeceğiz. İki dünya arasında seçimler yaparak, Mars'tan öte uykuya döneceğiz. Uyku haplarını tek tek atabilmek için yıllardır güzel parklar arıyorum. Güzel belediyenin değil, insanın sakladıklarıyla oluyor. Hepimiz içimizde ne kadar insanı gömdük. Ben buna hep karşıydım. Bir anda babanızı ufuktan görmek gibiydi. Hiç beklenmedik acıyla, bugün annen öldü diyecekmiş gibi uzaklardan bakıyordu. Hiç kuma girmiyor, ellerini bastırmıyor, sanki, bir mezarlığın içinde sadece ağlamamı bekliyor. Ağlayıp sağa sola koşturmamı bekliyordu insanlar. Bugün, bu gece, gerçekten de ağlamak için hiçbir sebebim yoktu. Ne tacize uğradım, ne kavga ettim sevdiklerimle, sadece geçmişteki anlara yolculuk edebildiğimi daha derinlemesine fark ettim, 

Tanıdığım her insanla mutlaka bir parkta sohbet edebilmiştim. Oyuncaklarımız artık bedenlerimiz olmuştu. Birbirimizle oynamak için iyi bir sebep arıyorduk. Bunlara aşk, sevgi, dostluk gibi anlamlar katıyorduk. Hiçbir zaman bir koltuk kadar kimse sıcak davranamayacaktı. Herkes kendini bir eşya ile sevebileceğini anlamıştı. Eşyalar bedenlerin belli noktalarına dönüştü. Benim için bir vajina ile buzdolabı poşetinin arasında hiçbir fark yoktu. Benim uçan kaplanlarım, ağlayan tırtıllarım vardı. Ne kadar hüzünlüsün diyecek oluyorsunuz, seni okurken hep bir gizemlilik görüyorum diyorsunuz. Ben kendi oyun parkımda, bir yerde hep kalakaldım. Renklerin soluklaşmaması için sanki ömrümden günler veriyordum. Bu parkın demirleri çalınıyordu günden güne, büyük sesler yükseliyordu. Salıncaklar sadece rüzgardan ve herkesin kendi sevdiği tarafa doğru yöneliyordu. Uzun süredir sarılacak kadar derin ve uzun bakamadım kimseye, bunu avuçlarımla kazdığım, tırnaklarımın arasındaki kum tanelerinin, ağzımdaki ıslaklığı silerken, dudak ucumda fark ettiğimden oluyordu. Hayatta her şey lineermış, hayatta her şey Tanrı istediği gibiymiş, hayatta hiçbir şey, park dönüşü, katil beyaz sabunlar gibi değildi. Ben beyaz sabun kokusunu hep ağlamak için kullandım, orada ne oluyordu, hep gözlerim açık olsun istedim, her zaman belimi kapatmalıydım, her zaman anneler mıknatıs çantalar olmalıydım.

Oyuncaklarım kırıldı. Annemin eski dikiş makinasının tahtalarıyla yaptığım yollar yüzünden kimse beni başkan seçmedi. Belki de bu yüzden kaplanlar uçmayı seviyordu. Oyuncaklarımı elimden almalarına izin verdiğim gece, hala bakireydim, bakirdim, cinsiyetim yoktu. Bir oyuncağın cinsiyeti olduğuna gözlerinin üzerine çizilen kirpik karar veriyorsa, gerçekten parkın dışında beklediğimizden oluyordu. 

Bir eylem planlayın, hepimiz bir çocuk parkında buluşalım, sadece isimlerimizi söyleyerek, oyun oynayalım, sonra intihar eden, yaşamına devam edebilir. Bu yüzden hep beyaz tenli kadınların yüzünde ve göğsündeki benleri sevebilmiştim. Çünkü kumlar arasında bulduğum oyuncak; kendi avucumdu.

Biraz ağlamak için, salıncakta sallanırken arkanıza bakın. 

Bay Regl : Nehemya: 13:1-14

"Ey Tanrım, beni anımsa. Tapınağın için ve oradaki hizmetler için yaptığım iyi işleri hiçe sayma."

Kendime geldiğimde Tanrı çoktan bana en çok istediğim şeyi vermişti. İstemenin nasıl bir duygu olduğunu biz tam bilmiyorduk. Bir şeyi sadece isterdik, bize ait olmasını ya da bizim elimizde var olmasını ama var olan şeyin detaylarını hiç dikkat etmezdik. Bu yüzden hep Tanrı'dan eksik şeyler isteyerek mutsuz olduk. Bir şeyi isterken, yoksunluğun verdiği acıya acizce boyun eğip, üzerine düşünmüyorduk. Ben de öyleydim, sanki yolda geçen birinden şarap parası isteyen amcalar gibi Tanrı'yla ilişkim, sanki sadece istediğim şeyi alıp ,oradan gitmek istiyordum. 

Böyle oldu uyandığımda, başımda biri kitap okuyordu. Nedendir bilinmez ilk anda öldüğümü düşündüm, bir parçam için dua okunacak gömülecek, bir ellerim için ayrı, dağılan belim için başka dualar, kaç parça ise tek tek cehennemin dibine gönderilmesi gerekiyor. Yeryüzünü kirleteceğim diye koruyordum, biraz daha dikkatli baktığımda, başımda Küçük Prens okuyan tanımadığım birinin olduğunu görünce, sevmesem dahi, biraz nefes almıştım. İntihar eden birini neden kurtarırlardı bilmiyorum, kaç gündür uyuyorum diye söze girdim. Kitabı hızla bırakıp, elimi üstünden sevdi ve birkaç saattir diye cevap verdi. Karşımdaki kişiyi tanıyor gibiydim. Sizinle karşılaştım mı diye cevap verdim. Sizi ben kurtardım diye cevapladı. Bilmiyorum, bu cevaba uygun bir dille karşılık veremediğim için mi yoksa sadece tepki göstermekten çekindiğimden mi bilmiyorum, sevdiği kolumun üzerine öksüre öksüre kustum. Midesi boş olsa da nefessiz kalarak, boş bir kusma tepkisi veririz ya, böyle birkaç kere oldu ve ağzımı temizledikten sonra kafamı bir başka yöne çevirdim. 

Geceye doğru uyandım ve bir başkası vardı başımda, bu sefer telefonuyla uğraşarak, sağa sola ayağını sallıyordu. Kimsiniz diye nazik bir tonda sordum. Bu sefer, kusmanın verdiği bir utanma durumu vardı. Yorgunluğum geçmişti, güzel bir uyku çekmiştim. Yatak ve her yer temizlenmişti. Her kirlettiğim şeyi bu kadar hızlı düzeltebilseler keşke, uykularımı, sevdiğim kadınları bir daha sevebilecek halde olan duygularımı, salıncakları ve Tanrı'yı ama bir şekilde seçimlerimizde özgür olamıyoruz. Güzel bir intihar düşüncesinden, çekip alınmıştım, hem de kısa boylu, sarışın, çocuksu bir kadın yüzünden olmuştu. Göğüsleri bile küçüktü, beni nasıl yukarı çekmişti acaba diye düşündüm. Karşımdaki güzelliği dudağının sağındaki belirgin beni olarak fark ettiğim kadın ise, daha konuşkandı, ilk önce su içer miyim diye sordu, yardımcı oldu ve dudağım, duyma engeli olan birine Türk dizilerini anlatmış gibi kurumuştu, sonrasında söze girdim. Neden burdasın, sen de mi hayatımı kurtardın dedim. Gülümseyince, dişlerinin üstünde birkaç diş çıkmış olduğunu fark ettim, düzgün bir dişe sahip olmayan çoğu kadın güzeldi, en azından benim güzel diye tabir ettiklerimin beyaz tenlerinin altında bozuk dişleri vardı. Fotoğraf çekebilir miyim diye izin aldı, gönderdi bir yerlere, o ara özel bir hastanede olduğumu fark ettim. Karşımdaki televizyonda benim haberim geçiyordu. Çılgın genç, Türkiye'nin en ünlü ped markasının ürünlerini parçalanmaktan kurtardı. Pek çok kadın, bunun feminizm aktivisti gencin bir direnişi olarak algıladı. Bunu söylemelerinin nedeni ise, Kadın Çalışmaları yüksek lisans yapan biri olduğumdan ötürüydü. Sırf askerlikten kaçacağım diye feminist olmuştum. Daha doğrusu onlar öyle sanıyorlardı. Kadınlarla olan ilişkim onların hakları yerine benim tüm insanlara olan uzaklığımdan kaynaklıydı. Erkeklere olan nefretim, feminizm olarak algılanıyordu. Bir çok kanalda haberin çıktı. Tüm kadınlar seni seviyor, direnişin sembolü olacaksın neredeyse, ben Senem diye elini uzattı. Herkesin merakla böyle bir deliliği neden yaptığını konuşuyor. Son anda seni yukarı çektiler, pedleri kurtardın. Aslında orada sadece kadına olan saygı ve değeri gördü insanlar, bir küçük çocuğu kurtarır gibiydin. İnternette güzel yorumlar alıyorsun, sanırım çıktıktan sonra insanlar senden yeni farkındalık eylemleri isteyecek...  O konuştukça, intihar edemeyişimin yasını ünlü biri olacağımı söyleyerek çıkartıyordum. 

Birkaç gün geçti, hastaneden çıktığımdan, sanki Hababam Sınıfı'nın final sahnesi gibiydi, bahçede pek çok kadın örgütleri, mor renkler, pembe bereli kadınlar, erkekler ellerinde pedlere benzer afişlerle, yanındayız Bay Regl diye tezahürat yapıyorlardı. Bay Regl birazdan açıklama yapacak arkadaşlar diyordu megafonlu biri. Ne açıklamasıydı, sağlığım hakkında mı yoksa nasıl intihar edemeyişimi mi? Onlar benden feminist söylemler bekliyorlardı. Ortamı ateşlendirecek sözleri nasıl söylerdim bilmiyorum. Hep bir ağızdan Bay Regl, kurtar bizi diyorlardı. Regl iki güne düşsün Bay Regl, Çiçek babandır, Bay Regl kadınadamdır gibi saçma söylemler de vardı. Anlam veremiyordum, orta yaşlarında saçlarını arkadan toplamış ve kızıl saçlarıyla hemen kendini fark ettiren kadın, sıkı bir söylem yazdık sana diyordu. Ben kafamı sağa sola salladıktan sonra, bunu sonra konuşsak mı dedim, peki dedi, megafonu elime verdi, insanlar bir anda ölüm sessizliğine büründü. Herkese, her kadına, pankarta baktım. 

Tekrar öksürmek zorunda kaldım. Elimi boğazıma gelirdiğimde Adem elmamın acıdığını fark ettim. Herkes bana bakıyordu ve homurtu başlamadan bir şeyler söylemeliydim. Adem elması, cennet, elma, kovulma, Havva gibi sözcükler geçerken, 

" Kahrolsun otoritenin vaat ettiği cennete, Adem'de sizlerin olsun kaburgadan yaratılan Havva'da, biz Lilith'in sürtükleriyiz." 

Bu sözlerden sonra ölüm sessizliğinin yanında, şaşkınlık ve gerginlik oluşmuştu. Bayılma numarası mı yapsam diye düşünürken, bir anda çığlıklar ve alkışlar kopmaya başladı. O anda iğneler yüzünden morarmış kolumu yumruk yapıp kaldırdım. Alkışlar ve söylemlerle sanki gökyüzüne çıkan bir sevinç yaşanıyordu. Haber kanalları, muhabirler bile hayranlıkla bana bakıyordu. 

Hep bir ağızdan Lilith'in sürtükleriyiz diye bağırıyorlardı, kadın ve erkek, ben birkaç öksürükten sonra yere yığıldım. Uyandığımda yatağımdaydım ve pek çok insan başımda bana bakıyordu. Uyanır uyanmaz sanki yılların aktivisti gibi, karnınız açsa size çorba yaparım dediğimde feminizm duyarlılığımı öven birkaç söz söylendi. Sadece nazik biriydim ama kendimi öldüremeyecek kadar da düşünceliydim. Bu yüzden hep acı çekecektim. Artık başarısız intiharım üzerine bir şeyler yazabilmek için sürtük olacaktım. 

Devamı yarın 00:57'de gelecektir.

Bay Regl : 1. Krallar: 20:1-22:40

Sevdiklerimiz cinsiyetsizdir, tıpkı ölülerimizin toprak altında cinsiyetinin hiçbir zaman umursanmadığı gibi.

Bir ete karşı yaklaşan böcek olsaydım, sadece taze olup olmadığına ve yağ oranını önemserdim. Kafka'nın böceği olsaydım da sadece uçup giderdim, o daha düz durmaktan acizdi, büyük bir böcek olmanın neresi kötü olurdu ki, düşündüğümde böcek olsaydım, popüler olurdum, bir yere kapatırlardı, ölmemem için ellerinden geleni yaparlar, ilgilenirlerdi. Belki de modern dönemde sadece korkmamız gereken kişiler, sana ve bana benzeyen insanlar, sıradan olduğumuz için birbirimize zarar vermekten çekinmiyoruz. Toprak altında bir böcek olmak isterdim, güneşi görmek ya da dışarıya çıkmak kimin umurunda olurdu. Olabildiğince sana gönderilen bir doyum vardı, Tanrı, böceklerin Tanrı'sı olmalıydı, toprak her şeyden daha bereketliydi, Gaia'nın göğüslerinden emdiğimiz her şey kutsal olurdu. Ben küçükken toprak yutmayı denemiştim, tadının güzel olduğunu söylemesem de doyurucuydu, tıpkı hepimizin ilişkilerindeki mutluluk hali gibi.

Sabah kalktığımda Lal'den herhangi bir haber alamadım. Sadece rüyamda İsrail'den gelen ağıtlara benzer müzikler dinliyordum. Onun gözleri, göğsünün halesinin olmaması ve sarışın olduğundan dolayı meme uçlarının belli belirsiz sivrilikte olduğunu düşündüm.  Pembe olan her şeyi parçalamak istiyordum. Bu içimde kadına şiddet uygulamak yerine bunu sevişmeyle çıkarmak isteyen bir adam vardı. Toplumda, sosyolojik kitaplar okuya okuya sanırım kendimi bu şiddetten uzaklaştırdım. Neden intihar ediyorum sorusunu Lal'den sonra defalarca sordum. Dün intihar edenler, cennetin kuzeyine, bugün ölenler ise ortadaki cennette yer alabilirler belki de, her şeyin kuzey tarafı çok soğuk ve güzeldir. Bu yüzden de Lal, o günü seçmişti, o gün intihar etmesi gerekiyordu, tıpkı sözleştiğin bir arkadaşını beklememek gibi, ben ise benim sayemde intihar edecek birini istiyordum. Yazdığım mesajdan sonra onun aklına ölüm fikrini sokacağım biri, o benden daha da hazırdı, bana verdiği hapı elimde tutmak istemiyorum. Bana hep onun arkamdan bakarken yere yığıldığını hatırlatıyor. Bu ona karşı bir aşk beslememe sebep oluyor. Bana, ölüm anında ilgi gösterdiğini düşünmek, bana baktığını farz etmek bile heyecanlandırıyordu. O kadar yalnız mıydım yoksa kutsal bir şey mi yakalamıştım. Ben intihar etmeden önce duş alacak kadar ikiyüzlüyüm.

"İzebel, Navot'un taşlanıp öldürüldüğünü duyar duymaz, Ahav'a, “Kalk, Yizreelli Navot'un sana gümüş karşılığında satmak istemediği bağını sahiplen” dedi, “Çünkü o artık yaşamıyor, öldü.”

Yıkandıktan sonra sosyal medyada bir konuşma yapmak istedim. Öldükten sonra herkesin arkamdan nasıl da doğru söylüyor, nasıl da Pink Floyd şarkısıyla ölüme gidiyor. 

"This is not how i am.
I have become comfortably numb."

Arkasından bir şarap açarak, hayatın saçmalığından bahsederek, bir gülümseme atacaktım. Hepinizin nefes alışını bir süre kesecek ve bana karşı bir sıcaklık besleyecektiniz. Bir ölümün ne kadar erdem sahibi olabileceğini söyleyeceksiniz, belki de sevdiğim bir kitabı okumak için sizi İzmir'deki Metro İstasyonu'na çağıracaktım. Bir Tchaikovsky parçasıyla sizlere son sözlerimi, şu anda ölü olan birinden alacaksınız. Her korku aslında yaşamaya can attığımız şey, bunlar uğruna ölmemiş olmak budalalık, gibi saçma bir cümle ile kafamı öne eğeceğim. Keşke ölmeseydin diyeceksiniz, ben de bunu mutlulukla hissedeceğim. Hayır, tabi ki, o anda böcekleri bekleyeceğim, Kafka okumuşum, boşuna, John Zerzan kadar karizmatik bir yaşlı olacağım umudunu da yaşamadan böceklerimi bekleyeceğim. Biz onlarda, beni yıkayanlardan ve orada olmadığım her şeyden sorumlu tutulacaktım. Gözyaşları olacak ve duracak, sadece birkaç kişi hatırlayacak ama Pink Floyd kalacak, sözlerim kalacak, bir başka intihar için sizleri yanıma çağıracağım. 

Lal, beni intihar etmekten vazgeçirmişti sanki. Düşündükçe daha da uzaklaşıyordum, kendi kendime bunun mantıksal olarak, şimdi değil, daha sana hayran olacak insanlar var diyecekmiş gibi. Yine de metroya gidecektim, belki de beni bekleyen, o anımı izleyen insanlar olacaktı, gelin demiştim, zaman vermiştim, insanlar orada hayır yapma diyecek ya da Lal'e benzer biri kolumdan tutup, şimdi sana sarılacağım, bırak ben öldüreyim seni gibi bir sözle yaşama bağlanacağım. Her karar, vazgeçirecek kadar güçlü palavralardan ibaretmiş, yağmura baktığın anda ıslanırmışsın. Ben de o saatte metroda olacaktım, güzel bir ceket ile kendimi orada var edecek ve yok edecektim, olmak ya da olmamak nutukları atarken yine belediyeye para kazandırmak için bilet aldım, ölümüm için uygun bir fiyat ödedim. Üzerimden tonlarca insan geçecek,evliler, bekarlar, canı sıkılanlar, Karl Marx okuyanlar, gülümseyenler, çocuklar, birbirini arzular şekilde bakanlar, martı görmek isteyenler, güzel bir güne uyandığını sananlar, külotlu çorap giyip, sadece geleceğini korumak isteyenler, deniz havası ya da sıcak bir koyunda uyumak isteyenler ve ağlayanlar, kafasını öne eğenler, birbirine selam vermeyenler ve daima, rahatsız etmek adına birbirini bir adımlık yer için sıkıştıranlar, bedenimin üzerinden geçecek. 

Bekliyordum, ölümüme belediye tarafından dakikalar verilmişti. Dört dakika kaldı diye yazıyordu, insanların iş çıkışına denk getirmek güzel fikirdi. Kalabalıktı, okuldan çıkanlar, işten çıkanlar, genç kadınlar, orta yaşlı saçları hep düzgün erkekler, ben biraz sakal bırakmıştım, güzel bir ayakkabım olmadığı için yine aynı kıyafetleri ve ayakkabıları giymiştim. Dikkat de çekmek istemiyordum. Sarı çizgiyi geçmeyin diyordu, defalarca şu sarı çizginin aslında ölümün diğer tarafı olduğunu fark etmiştim ama şu anda ip atlar gibi üzerinden atlayarak, her şeyin beyaz tarafına, diğer tarafına, insanların karşısında her gün kalakaldığım o yere gidecektim. Üç dakika varken, Tezer Özlü okuyan bir kadına  dikkat kesildim, aslında kendime, son dakikalarımda güzel sözler söyleyeceğim birini arıyordum, bir yaşlı teyzenin torununa benzettiği için teşekkür etmek ya da etrafta sırtını dayayacak bir duvar ararken, o tüm dünyanın en büyük işiymiş gibi bir ciddiyette bürünenlere tebessüm etmek gibi ya da mülteci çocukların herkesten bir şey isterken, tüm cüzdanımı vermek gibi, sarı çizgiyle ayakkabılarım arasında sanki küçük bir boşluk vardı. Etrafta olan, güzel bir kadına şeker ister misiniz diyerek Lal'in verdiği ilacı uzatmayı düşündüm, sonrasında bu katil olmaya girerdi, ölüyü suçlayamazlardı, ben bir haylazlık yapardım ama karşımdaki insanın acı içerisinde kıvranmasını görmek beni üzerdi. Bunlar aklımdan geçtikçe zaman daha da hızlanıyordu. Son iki dakika kala, ayakkabılarımı bağladım, düşüp, saçma bir pozisyonda ölmek istemezdim. Ceketimi düzelttim, düğmelerimi iliklerine geçirdim, her şey düzgündü, az olan saçımı güzel bir şekilde el yordamıyla düzelttim. Artık nefesimi tutmuştum, son bir dakika vardı, bir kız grubunun gülüşmeleri kulağıma gelse de terlemeye başlamıştım. Aklıma ölümler öncesinde bir şey söylemek geliyordu. Atladığım anda ne diyebilirdim, atladım ve " Patates Kızartması" ya da " Öptüm" gibi kısa net bir şey söylesem, insanlar güler miydi? Sanki bir seremoni gibi olsun istiyordum, terlemek beni panikleştiriyordu. Uzaktan sarı ışığın parıldaması göz ucuma kadar geliyordu. Karanlıktan üzerime gelen bir ölümdü. Ben buradayım, sen neredesin acaba diyordu bana. O anda sarı çizgiyi geçtiğimde sanki bir devleti anarşizmle yıktığımı düşünerek heyecanlanmıştım. Aslında bir devlettim, bir Tanrı'yı, anneyi, aileyi, çoğu sevdiğim şeyi, sevmediğim ayak tırnaklarını yok ederek gidiyordum.

Aaa diye bir ses yükseldiğinde, birilerinin ayakucumla sarı çizgiyi çok az geçtiğimi anladıklarını fark ettim. Herkes telefonlarını çıkarmıştı sanki. Ben de o heyecanla, sanki bir tiyatro oyununu ben başlatırmışım gibi, kendimi sahneye bıraktım, bir çığlık yükseldiği anda arkamı dönüp insanlara selam verecek iken, ayak ucumda bir alışveriş poşeti olduğunu gördüm, etrafa dağılmış tek poşet vardı. Kızlar çığlık çığlığa onu istiyorlardı. Hemen eğildim ve torbanın içine dağılan pedleri yerleştirdim, hepsi farklı markalardan avuca sığacak kadardı. O anda fotoğraflar çekiliyor, insanlar videoya alıyordu. Kafamı çevirdiğimde metronun ışığını tam görebiliyordum. Poşeti, kızlara uzattığım anda yüzümde bir filmin en güzel sahnesi canlanıyormuş gibi, çocuksu gülüşümle aydınlandı metro sayesinde. Belki de o "patates kızartması" sözcüğü yerine böyle bir yardım yaptığım için artık ölebilirdim. Uzattığım anda taşan pedlerden biri düştü, tam almak için eğilirken, yüzüme sert bir dokunuşla parçalandığımı fark ettim. Sanki belim kesin bir bıçağın sürtünmesiyle ikiye ayrılıyordu. Kızların teşekkürü çığlıklarla olurken, diğer insanlar ise videoya alıyordu. Bugün facebook, instagram, twitter'da olacaktım ve herkes beni konuşacaktı. Ayakkabılarımın ayaklarımdan çıktığını fark edince de keşke kısa çorap giyseydim dedim, yüzüme gelen sert bir yumruk ile lime lime olduğumu düşündüm. 

Yarım saat sonra kendime geldiğimde, adım artık Bay Regl olarak sosyal medyada yayılmıştı. Haberde genç kızların pedlerini kurtaran cesur yürekli adam olarak geçiyordu. İnsanlar hem gülüyor hem de feminizmin ikonu haline getiriyorlardı. Hastanede geçen gecemden sonra, insanlar çiçekler getirdi, benimle konuşmak isteseler de kendimde değildim. Sanırım, sakinleştirici veriyorlardı. O gün ne kadar ünlendiğimi sadece birkaç dakika düşünecek kadar zamanım vardı. Yarın Türkiye'de tüm kadınların aktivist arkadaşı olacaktım. 

Bay Regl olarak ilk günüm karın ağrısıyla geçmişti.Çünkü kollarımdan çekerken, metronun taşı kesmişti. 

Devamı yarın 00:37'de.




Bay Regl : Yeşu : 23: 1-16

Yeşu

Geceleri ölemeyecek kadar karanlıktan korktuğum için, sabaha kadar kitap okudum.


Sabah olmuştu. Gündüzü size tanımlamak için pencereden dışarı bakıyordum, çiçekler olabildiğince renk değiştirmiş ve çürümüştü. Her tarafta kedi ağlayışları dolu sabah, geceden kalmaydı, bu yüzden hiç de tadı tuzu yoktu. Herhangi bir romandaki kadar güzel değildi buralar. Ne çöpler zamanında alır, ne de başını çıkarsan her şey sana huzur verir. Komşular bir köstebek gibi kafalarını gömerler perdelerin arkasına, herkes ailesini korumak için pahalı perdeler almışlardı. Ben camların her zaman açık olmasını ve ışık girmesini istediğimden, çoğu beni kendimi teşhiri seven biri olarak düşünüyordu. İnsan ancak korkularını yansıtmak ister. Çıplaklığımı öne sürecek kadar yakışıklı biri değildim. Kaslarım yoktu, göbeğim vardı, yürüyünce hemen nefes nefese kalıyordum. Ölümün bir diğer şekli ise çok yemekti. Sanki bu hatta her şey yutmakla da alakalıydı. Bu gece intihar edememiştim fakat Lal ile buluştum, o öldü mü pek bilemiyorum ama aramızda çok güzel diyaloglar geçmemişti.

İlk önce karşımda her şeyden bezmiş, güzelliğini uyuşturucu bağımlılığı yüzünden kaybetmiş, farklı erkekle her gün yatıp, başka krizlerde Dostoyevski okuyan bir kadın beklerken, güzel mavi bir elbiseyle, göz makyajı ve sarıya çalan gözleriyle, bir çocuk duruyordu. Yanında birkaç kitap getirmişti. Birlikte okuyalım, sabaha karşı da şu ilaçları ağzımıza atarız,dedi. İlaçla intihar etmek istemiyordum. Genelde tüm ilaçları şurup olarak almışımdır, çocukken boğazıma takılan haptan nefessiz kaldığım dakikalar bana korku veriyordu. Ya nefessiz kalırsam diye çok korktum. Kendi ölümümü kendim becermem gerekiyordu. Bir başkası ya da dikkatsizlik yüzünden herkes arkamdan öldü, diyeceklerdi. Ağıtlar yakılacaktı, Tanrı'ya güzel bir kul olarak selam verecektim. O bana cenneti ve cehennemi anlatarak, kullandığım ilacın mg'ına kadar soracaktı. Ben dikkatsiz biriyim, hemen başka noktalara sohbeti çekip, kendimden bahsetmek isterim. Tanrı'da devamlı kendi hakkında soru soracaktı ve ben bundan sıkılacaktım, sorgusuz sualsiz, nerede yaşayacaksak, gidelim istiyordum. 

Sigara yaktıktan sonra sohbet sanki, bir uçurtmanın ipinden kopması kadar dağınık başladı. Ben ona neden intihar etmek istediğini sordum. O ise, saçlarını çekik gözlerinin arkasına atarak, birini arıyordun, ben de geldim diyebildi. Ben yıllardır birini arıyordum, yanı başımda huzur bulacağım biri ama her şeyi dağınık sevdiğim için, bozmak ve düzeltmek ile devam ediyordum. Bana bir neden sunmasını o gün çok bekliyordum. Ben dolu dolu nedenlerle gelmiştim. En basiti, kendi romanım, Ful'un ölümü, annemin bir seks işçisi olması gibi sorunlarım vardı. Seks işçisi yerine fahişeyi kullanmayı isterdim. Babamın seks işçisiydi, başka adamla yatmadı, sadece gergedanın su içtikten sonra çıkardığı sese benzer bir gürültü yankılandıktan sonra, mumlarla dilek tutulan kiliselere dönerdi her şey. Lal ise, sanki her adımda benim hep önümdeydi, belki de beni tanıyordu diye düşündüm. Ben çirkin birini bekliyordum, bezmiş birini, bunu açık açık söyledim. Ben karşımda ağlayan birinin intihar etmesini beklerken, salıncakta, uzağa atlayıp dizini kanattıktan sonra şarkı söyleyen biri vardı. Böyle bir kurgu içerisinde ancak trapez olabilirdik, boynumuzu birlikte kırarak seyirciyi selamlardık. 

-Hiç yakın arkadaşınla sevişmek istedin mi?

Lal'e uzun uzun baktım. Tıpkı berbat bir dizideki romantik sahneler gibi, biz neydik diye heyecanlandım ya da bir teklif miydi bu diye düşündüm. Ölmeden önce sevişelim ve yok edelim bu bedenleri diyecek sanıyordum. Hayır diye heyecanla dile getirdim. Güzel, diyerek kestirip attı. Pek zevkli olmuyor, sonrası bir şey aramaya başlıyorsun. Bedenin toprak gibi yutma görevi var. Bu kız şimdi de felsefe yapıyordu, onu dinlemek, uzun ve boş konuşan biriyle göz kontağı kurmamak gibiydi. Lal, gerçekten de ölmek istiyor musun, diye sordum. Çünkü karanlık çöktükçe boşa zaman kaybettiğimizi anladım. Elime içinde siyanür olan bir hap verdi. Kendisi yuttu bir anda. Ölümü ilk defa bu kadar uyursamaz gördüm, tuvalette peçeteyi defalarca eline sarmak gibiydi. Sonra kendisini bir anda içine bakmak istemediğimiz çöp kutusuna sıkıştırdı. Elimde ilaçla kalakalmıştım. Beklemeden at, az zaman sonra zaten kriz geçirerek, ölüyorsun, dedikten sonra sadece oradan kaçmak istedim. Arkama bile bakmadan uzaklaştım. O anda son anlarında bir insan bana mı bakıyordu yoksa ben koşarken artık hayatı gözlerinin önünde karıncalı bir şekilde mi geçiyordu bilemiyorum. Bunu sorguladıkça, hem ihanet hem de benimle intihar etmek isteyen kişilerin gerçekten de olabileceğini düşünerek içime korku salıyordum. 

"Musa'nın Yasa Kitabı'nda yazılı olan her şeyi korumak ve yerine getirmek için çok güçlü olun. Yazılanlardan sağa sola sapmayın."

Sokakları nefes nefese geçmiştim. Birisi vardı, arkamda bıraktığım biri, Lal adında güzel ve çizgi filme benzer bir kadın, yanı başımda intihar etti. Elimde ondan kalan hap vardı. Sıkıca sardım, düşüne sanki bende yere yığılacaktım. Nasıl bir yabancıyla intihar edebilecek kadar aptal olabilirdi. Benim onunla intihar edebileceğimi nasıl düşündü? Gerçekten de edecektim fakat birbirimizi tanımak istiyordum. Evime girdim, defalarca kapıyı kilitledim mi diye kontrol ettim, sigara içmedim, battaniye altında terleyerek titriyordum. Bu heyecanım, konuşmama da yansımıştım, sanki hastalanmış bir peynir gibiydim. Üzerimde bir şeyler oluşuyordu, kırmızılıklar, ayaklarımda morluklar, sanki bir gökkuşağının renginden saklanıyordum. Gece olmuştu ama ben hala saklanıyordum. Yarın intihar etmeliyim diye defalarca söyledim, onu davet eden benim, arkasından kaçan da benim, hem korkuyorum hem de kendime yediremiyordum. Her şeyin kontrolü bana ait olmalıydı, ölüm şeklimizi ben seçmeliydim, onu tanımalıydım, gerçekten de uygun muydu ölüme onu sorgulamalıydım fakat bunu başaramadan hemen hap uzattı ve yuttu. Ben böyle bir şeye intihar diyemem, ancak delilik diyebilirim. Bir felsefesi vardır ölümün, bu hafife alınacak kadar çabuk tüketilecek bir şey değildi. Yarın bir şekilde kendim öldürmek için plan yapacaktım. Lal, öldü mü, arkamdan baktı mı, boğazında biriken zehir ile bana seslendi mi, boğuk boğuk kustu mu ya da yaşıyor muydu, sanmam, neden vazgeçsin ki ya da bunu yapacak kadar aptal mıydı, beni korkutmak için mi yapıyordu bilmiyordum, yarın haberlerde bunu duyardım, uyuyamıyorum, Tanrı'ya dua ediyorum ama uyku tutmuyor, ne olur uyuyayım, yüzündeki beyazlık, gözleri ve hafif çilleriyle beraber mavi elbisesini sanki üzerime örtmüştüm. Uçurtmanın ipi gerçekten de kopmuştu ve bana dolanmıştı. Müzik kutusunda dönen kadın gibiydim, neden ben ağzıma atamadım diye soruyor duruyordum. Uyumak için, kasıklarıma dokundum ve boşalıp yatmak için yirmi dakika kadar denedim. Lal'i kontrolsüz düşünüyor ve göğsündeki benlere birkaç kere baktığımı hatırlıyordum. Düşler canlılar için mi kurulurdu, nefesim daraldıkça, ellerim yoruluyordu. Artık bu ağrıya da dayanamazdım, sol elimi ilacı taşırken sıktığımdan artık gücü kalmamıştı. Ben de uykuya dalmak için çizgifilmdeki bedeni görünmeyene sadece bacaklardan var olan o kadını düşledim ve rahatladıktan sonra ayak fetişistinin sebebinin Tom'un evi olduğunu fark ettim. Gülümserken uyuyakalmışım.

Sabah uyandığımda kendimi devcileyin bir yalnız olarak hissettim. İlaç komodinde duruyordu, ben ona baktıkça, gerilim filmlerindeki çalınan davul sesleri yükseliyordu. Ful ve Lal, sanırım en çok üç harfliler canımı yakıyordu. Duş alıp, ne yapacağıma karar vermek için dışarıya çıkıp, metrodaki insanların yüzlerine bakacaktım. Bazen karşımdaki insanlar gibi yaşamak istediğimden, herkese aşık olup, evi yine kendimle dönecektim.

Abdest almayı bilmediğimden, sıcak suyu defalarca döktüm ve müzik dinleyerek temizlendiğimi sandım. Bu hayatta her şeyi sanmakla, en büyük günahları ve en büyük acıların korunmayı başardım. Bir anda yüzlerine baktığım herkesin bana hiç bakmadığını fark ettim, soğuk suyu kapatarak vücudumu kadın çığlığına benzettiğim sıcaklığa getirdim. Onların da bana, hep beraber bana bakacakları bir anda, ölmem gerekiyordu. Belki de o güzel yüzlerinden bana bir parça bana sunmadıkları için onlardan intikam almam gerekiyordu. Yarın sabah, İzmir Metro'sundaki bir durakta intihar edecektim. Normalde Thomas Bernhard okurdum, boş vagonlarda, onu da birine hediye ettikten sonra atlamayı düşünüyorum. 

Sarı çizgiyi geçmekti ölüm, insanın özünde var, diğer taraftan bakıyor, belki de Lal'in ilacını da bir çocuğa hediye ederdim. Ne de olsa bu ülkede çocuklar, birbirlerini öldürmek için izin alacaklar. Kitap hediye eder gibi, cesetler gelecek ve gidecek. Korkuyorum, bu yüzden yarını bekleyip, sevdiğim bir duraktan, kendimi raylara bırakacağım. İzlemek isteyen olursa bana ulaşsın. Mezarım konusunda da tek istediğim, benimle birlikte, -kutsal kitaplar hariç- Alman Edebiyatı'nı da gömün, çünkü hangi yılda doğmuş olursanız olun herkes içinde, İkinci Dünya Savaşı'nın acıyla yaşar. 

Devamı yarın 23.33'de.