Tiyatro ve Taciz Notları : Ayak Feministleri'ne

Bir Tiyatro Mezunu'nun Tutti Frutti Kızına Dönüş Hikayesi


adlı bir yazı okumayı düşlüyorsanız, üzgünüm, burası yeri değil.


Tiyatro, taklit ile doğdu. İlkel insanlar, avlanmayı, ölüm törenlerini taklit ettiler sonrasında toplum geliştikçe bu sanat halini aldı. Bu zaman sürecinde eril zihniyet, kültürü insanlığın önüne koydu ve artık eril sistemin dişlilerinden oldu tiyatro.

Hocalarımdan bir tanesi sahne üzerinde ; "Tiyatro faşist bir sanattır bebeeem" derdi. Benim uğruna dört yılımı vereceğim, sonrasında hayatımın odak noktası yapacağım sanat, devrimci sanıyordum. Antik Yunan'dan itibaren sahneye çıkanlar, Ortaçağ'da sahneye çıkan fahişelerden ne farkımız vardı günümüzde. Bu süreç içerisinde, gerçekten de çoğu metinde kadın sorunu odak olsa da, tamamen eril bir dil vardı. Dilin değişmesi gerek diye düşündüm. Kendi dilim, toplumun dili, sanatın dili. Dil ile başlardı, dil ile varlığını sürdürdü. Shakespeare vardı, Moliere, peki kadınlar yazacak bir şey bulamıyor muydu? Virginia Woolf dedi ki; kendimize ait oda gerek. Odalarımız da oldu. Anlatacaklarımız yine faşizme mi dokunacaktı. Biz hani, insanlara sağ duyusunu anımsatacaktık.

Okulların kısmı faşist eğitiminin yanını sıra kadın akademisyenlerin de sisteme bağlılığını görmüştüm. Bu süreçten sonra Kadın Çalışmaları eğitimi almak istedim. Metinleri tekrardan ele alıp, günümüze toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine düzenleyebilir miydim? Faşizmi, hümanist ve feminist çerçeveye çekebilir miydim? Fakat Semih ve Nuriye kadar aç kalamayacaktım. Yaşamımı sürdürmek için bu alanda, eril cinsiyetini fark etmeyen çocuklarla cinsiyet eşitliği göz ettiğim oyunlar çalıştım. Kadınlar, Cadılar, Prensler ve gündelik işlerin ortaklığını anlattım. Çalıştım. Faşist değildim, çocuktum onlar kadar. 

Bu süreçte işi pazarlaman gerekiyor. Bu yüzden tiyatroyu sahiplenen, pek çok sözde sanatçı ile diyaloğa geçtim. Sanırım Tiyatro ve Taciz, Travma arasındaki 3 T teoremini şimdi fark ettim. İlk konuşmada "ne kadar güzelsin" , "kiraz dalı gibisin" , " senin gibi kadınlar tiyatroya gerek " , hatta ünlü oyun yazarları " sen beni ararsan oyunumu ücretsiz sahnelemene izin veririm " Peki bu insanlar neden kadın olduğum için özel bir ilgi bekliyorlardı. Sonra bu durumu, kendi alanımdaki "kadın çalışmaları" bölümü arkadaşlarıma paylaştım. Temmuz ayının sonu, pek sıcak, hepsi tatilde, bazıları fasulye kırıyor, bazıları instagram'da hikaye paylaşıyordu. Herkes ayak feministiydi.  Ben bu konuda neler yapabilirim diyebildim. Sonra insan anlıyor ki; yalnızsın! Bir savaş vereceksen, insanları sen toplayacaksın. 

Bu sanatçıların hepsi sosyal demokrat, anarşist ya da iktidara sözü olan insanlar... Kadın cinayetlerinde en önde, mor bayrakları, Özgecan, Çilem, 5 Aralık, Kahrolsun Erkek zihniyeti, Çiçek Babandır, Erkeklik böyleyse biz erkek değiliz gibi dövizlerle yükselen kalın sesleriyle göğü delen erkekler...

Dehşete düşüyorsun fakat bu hep böyleydi. Kadın ise, yükselmek istiyorsan, birinci asistan olmak, yönetmen olmak, faşist sanatta sen de yer almak istiyorsan, bir şekilde tanıdığın da yoksa, insanlardan tiyatro sahnelemek için güzel metinler ararken kendi bedenini ortaya koyman gerekiyor. Kaç kadın, bunu yaşadı dedim. Hatta İzmir Devlet Tiyatrosu'nda bir yönetmenin Amerika'da okuttuğu kızına, "oyuncu olmayacaksın, yönetmene vermek mi istiyorsun," demişti. 

Kiraz dalı değilim, herhangi bir meyve ile tanımlayacak bir görünüşüm yok. Sadece bu ülkede tiyatro üzerine çalışan, biriyim. Kadın, erkek olmak ayrıştırıcılığı olmadan. Sevgili muhafazakar olmayan ama erkekliğini insanlar arasında bastıran insanlar. Profeminist, aktivistlik saklambacı, sosyal medya tacizlerinizi örtmüyor. Olmak ya da olmamak, en büyük mesele bu diyen Shakespeare'e karşı aklıma gelen "Acaba hiç kendim olmuş muydum? Hiç kendimiz olduk mu? Görevlerin birlikte götürülmediği bir yerim oldu mu hiç?" diyor Adalet oldu. Hiç erkekliğinizin olmadığı bir yerde tiyatro ile ilgileniyor musunuz?

Tiyatro, taklit ile doğdu...

Kadın Babam.


Geceleri hep geç uyumamı kuşları izlemeye borçluyum. Bilirsiniz, tecavüz sonrası doğdum, yaşama böyle adım attım. Babam, bu ülkede karısını döven, aldatan ve pek çok sevimsiz şeyi yapan bir orospu çocuğuydu. Babalar gününde ellerimle yaptığım uçakla pilot olacağımı ona anlatmak isterken, pek çok kez dayak yedim. Ben çocukluk hiç bitmeyecek sanıyordum. Müebbet hapis gibi olacak ve arkadan hep aksak, ritmi bozuk, duygusal şarkılar çalacak gibi geliyordu. Bu süreç içerisinde hayatımda en çok korktuğum insan oydu. Elinde muazzam bir güç vardı. Her şeyi parçalıyor, yakıyor, kimseye karşı herhangi bir çekincesi yok sanıyordum. Hiç büyümeyeceğimi bildiğim için bunlardan nasıl kaçacağımı düşledim. Başka bir dünya yaratmayı nasıl becerecektim. Nasıl baba olacaktım, erkekliği nasıl yıkacak, annemin yediği dayakları, içine aldığı penisi nasıl kökünden kesecektim. Babalığa nasıl son verecektim. Bunları düşünürken, karınca duası asılı olurdu kapıda. Hep umutla güzel şeyler gelecek sanarak, çocukluğumu babamla yaşayamadım. Kendi dünyamda birileri yaratarak, kimsesizliğin dünyadaki en büyük babalık olduğunu fark ettim. Sonra arkasından Lal geldi, onu yarattım, iyi bir baba olacağımı düşünerek, kadın duygusallığıyla, yeri gelince belimi kapatarak, yeri geldiğinde sığındığım, saklandığım kadınlığın, içinde mutsuzluğa inanarak. Böyle geçti yıllar, 30 babalar günü geçirdim hayatımda. Hala ne anneyim, ne babayım. Tüm bu babalık zırvasını, Türkiye'de tecavüzle, kadın ölümleriyle, şiddetle, kurallarla, iş önceliği ve pek çok kalitesizlikle yaşadım. Herkesin babası özeldir. Bazıları ölüdür, bazılarının yeri belli değildir. Babalar, tam bir orospu çocuğudur özünde. Siz sadece size ayrılan zamanı gördüğünüz için böyle sevdiniz. Üzgünüm, ben pek çok babayla yattım, pek çok babadan geçtim. Bu yüzden, şairane sözlerle öven Can Yücel'den, İsa'nın babasına kadar hepsinin zulmünü yaşamamak için baba olmamaya karar verdim. Baba olunca anlarsın, anne olunca hissedersin gibi şeyler yüzünden, kimsesizliğe daha güçlü sarıldım. Vajinası parçalanmış anneler, kumandayı mastürbasyon tutar gibi tutan babalar. Her türlü iktidara hayran kadınlar, anneler, kızları, oğlanları, ekonomik güçlülükleri. Bu kandırmaca ile yaşamımız devam ederken, babasız evlerin nefesini soludum. Kadın gibi bir baba olmak için toplumsal cinsiyet okudum, feminist oldum, pek çok renge, ırka, ayrımcılığa karşı gelmek için kendimi adadım. Sözlerimde kadın ya da erkek olmayı toptan yok ettim. Şimdi mezarımda yazılacak sözü arayarak, kadın gibi bir babanın hikayesini yazdım. Kadın gibi neyse, erkek gibi neyse işte. 

Her sevişmeden sonra erkeklikten nefret edip, evde hamamböceği arayıp öldürüyordum. Bu ülkede çocuklara tecavüz edip, çocukların hakkını ölümle, şiddetle çözmeye çalışan babalar varken, günler her daim kutlu olacak. Anlamsızlıkla babalarımızın iktidarını alkışlayacağız. İsa'dan sonra her salı regl oluyorum.


Evli Werther'in Acıları


Seviştikten sonra ıslak mendil aramaya başladım. Belimize kadar soyunmuş ve büyük bir uğraş veriyorduk. İkimizde titremeden sonra uzun süre birbirimizin hareketsizliği sinsice izledik. Hangimiz daha yorgun ise ona göre daha çok zevk aldığını bildirecekti. Bu sessiz ama bir o kadar da gizli bir anlaşmaydı, çoğumuzun Tanrı ile yaptığı gibi. Bu yüzden dünyaya geldik, kısa bir soruya cevap verdik, nasıl alırsın sorusuydu bu Tanrı'nın. Bunun üzerine tüm yaşamımızı dengeleyecek bir anlaşmaya söylem yarattık.

Biraz esse. 

Böyle söylemiş olmalıydım, çünkü zaten durduğum yerde rüzgar esmesine imkan yoktu. Odanın her yanı kapalıydı, duvarlarda nefes alacak alanlar yerine, canımızın istediği zaman açabildiğimiz pencereler yaratıp, onları özgürlük kıldık. Ben bunun yerine sadece bir ıslak mendile ihtiyacım vardı. Yavaşça çözülmüş gibi konuşmaya başladık," duşa gireyim, dışarıdan yemek mi söylesek, saati kurdun mu?" gibi birbirinin üzerine atılan suallerle devam etmek yerine ben bu sefer, bir başka sorunsalımızı dile getirdim.

Islak mendil nerede? 

Bu yüzden yavaşça ve biraz da panikle birbirimizi kontrol edercesine kalktık. Yatağın altına baktık ama bir şekilde vücudumuzdan beyazlıkların akmasını önlemeliydik. Bunu yapabilmek için ise hareket etmemiz gerekiyordu. Bunu yapamazdık yoksa ellerimizi açarak, içine damlayacaktı. Bunu zaten yapsaydık neden beraber olurduk diye düşündük ve kuralladık bunu. Avuçlarımızı kendi ihtiyaçlarımız için açmayacaktık, sanki şimdi çok farklı yapıyoruz da. Yatağın üstüne basmak yerine, sırtımdan destek kurtulmaya çalışıyordum. Gözü üzerimdeydi. Bir Nazi subayı gibiydi, sanki birazdan biraz daha damlasa hayatımın sonu olacak, belki de kalkar kalkmaz hızlıca kendimi banyoya kilitlemeliydim. En azından hayatımın mahkum olma sürecini içeride yaşardım. Bunu yapacak cesaretim yoktu. Karşımda hareketsiz duruyordu. Damlaları izlercesine kasıklarımda, onları yere damlatmamak için yavaş hareketler ediyordum. Sırtım ve kalçamdan destek ala ala ilerledim. Bir zaman sonra gözlerindeki tehlike büyüdü ve sen bulacaksın ıslak mendili, ben yürüyemem şimdi dedi. Bu görevde bana kalmıştı, büyük bir panik içindeydim.

Zaman geçtikçe yataktan ayrılsam da beyazlıklar yavaş yavaş şeffaflaşmaya başladı. Bu tam bir felaketti, büyük bir tehlike anlatabildim mi? O anda her şey daha akışkan ve sert olacaktı. Düştüğü yerde beyazlaşacaktı. Kuruyacaktı, derinin üzerinden çıkarmak adına, lif kullanacaktık. Islak mendili bulmak için yavaşça yere yakın kalkmaya başladım. Aktığını fark ettim, ayaklarımla kasığımın birleştiği noktadan, sanki bir bahçede huzur bulmak gibi ve o bahçede sadece her şeyin, bir başka şeyden uzak olduğunu düşündüğümüz andaki rahatlık gibi, akmaya başladı. Artık bana arkasını dönmüştü partnerim, Biliyordu, düştüğü yer beyazlaşacak, ruhumuza damlayan bir kar gibi, ıslak mendili bulamayan bir yeteneksizin öcünü alacaktı. Yürürken nefes nefeseydim, Akmaya başladıkça zevk aldığım bir şey haline dönüştü, ilerledikçe ben daha da eğiliyordum. Sanki bir oyunda belden kırar gibi, herkesin alkışını alacaktım ve biramı yudumlayacaktım. Burası Oktoberfest değil dostum diyen Hitler vardı. Nefesini derince aldı, sütyenin izleri bulunan meme altını kaşıdı. Sonrasında sigarasını yaktı ve döndü. Ben ona göre komik bana göre dünyanın en acınası insanının çaresizliği diye adlandıracağım yürüyüşle, banyoya gittim. Islak mendili bulmak için, beyaz sabun kokan dolabı açtım. Artık ayak bileklerime kadar akmıştı. İçeriden "Heil" diye bağırmayan, vereceği her erkeğe istediği an bunu söyleten kadının, nefes çekişleri geliyordu. Artık ayaklarımın üzerine akması için sağ ayağımı kaldırdım, kavis yapması adına da sola doğru bir bükme ile yol değiştirmesini sağladım. Tek ayağımı kaldırdım. Islak mendili tek ayakta ararken, bulabilmek için, gözlerimi değil, tamamen içgüdüsel karanlıktaki hislerimle buldum. Açması için yardım edecek kimse yoktu, bu zor görevi tek başıma başarmalıydım. Şimdi ayağımı kaldırdığım anda önceden iz bıraktığım bacağıma bir soğukluk geldi. Eğilip, ayağımın üzerinde biriken, spermimi sildim. Sonrasında aynı mendilin tarafı ile yukarıya doğru temizledim. Sanki içime umutlar doluyordu. Her şeyin daha iyi olacağı ve güneşin ışığının umudunu yüreğimde hissedeceğim o anı yaşadım. Serin, diğerinden çok çok farklı bir ıslaklık. Sonra aynı ayağımın ucuyla çöp kutusuna bastım. Islak mendili içine attım. Seviştiğim kadın, işemek için oturdu. Bir dakikadan az bir şekilde konsantre halde işedi. O tuvalet kağıdını aldı, basit bir silme eylemi ile sildi, o da sağ ayağını kullanıp, açtı, çöpe attı. Demek ki, bütün emekler sağ ayağımızı geliştirmek içindi. Dediğim gibi, o kuru olanı kullandı ve biraz zaman sonra, gerçekten de sıradanmış gibi, çöpe attı. Işığı açık bırakmadı. 

İzmir Onur Yürüyüşü'nde Oturdum, Ağladım.

Heteroseksüelim. Bu bir ayıp değil. Queer'e ve Lgbti'ye inanıyorum, haklarını savunuyorum. Bu da ayıp değil. Heteroseksüelim fakat bunun acısını derinden yaşıyorum. Bu ayıp işte.

İzmir'in havasını çoğu zaman sevmişimdir. Öğlenin yakıcı güneşinden sonra havanın İzlanda kadar gri olmasını seviyordum. Çocukluğum da böyle oldu. Bir anda açılan ve kapanan havalarda kendimi hep mutlu hissettim. Bugün yürüyüşe ilk defa katıldım. Rengarenk ruha sahip olduğumu düşünüyordum. Sanata olan ilgim, müzikle de kulağımda perçinlenmiş oldu. Bugün neden bu kadar aklımda garip bir heyecan vardı. Utandığım omzu açık tişörtümü giydim, üzerine uzun zamandır giymediğim kadar açık giyindim. Sanki o alanda her şey bana kucak açacak gibiydi. Bir babanın baskısı ile büyümüştüm. Eşcinsel olamadım, biseksüel de olamadım. Benim ancak olabildiğim şey, heteroseksüellikti. Ben bunun baskısını gördüğümü, okul zamanımda fark ettim. Dokunursam ve uzun sarılırsam, acayip karşılanacaktım. Bu yüzden kimseye yakın olmadan, yakın arkadaş olmam gerekiyordu. Ben de böyle büyüdüm, herkesten uzak, bir zaman sonra herkes sarılınca, benim onlara karşı ilgim olmadı. Kısacası bu garip bir dengeydi. Gelişi güzel erk üzerimize yağmurunu döküyordu, biz de ona göre bir yola giriyorduk.

Ailemin büyükleri, vücudumdaki değişimlere, orospu mu olacaksın, sen ibne misin, belini ört, sen erkeksin, sırtını kapat sen kadınsın, evlendirelim seni, erken boşalma tamam mı, iyi siktin mi karıyı, gibi söylemlerle üzerime geliniyordu. Bir şeyi iyi yapabilmek ya da bir kadını - erkeği tatmin edebilmenin övünülecek tarafıyla savaşmak zorundaydım. Erkek adamsın denildi, güçlü olmalısın, evini korumalısın. Ben ev korumak ya da güçlü olmak istemiyordum. Kadınsın, güçsüz olmalısın, kendini muhtaç hissetmelisin, bunu da yapacak değildim. Ben sadece kendimce, özgürce, estetik hazlar ve sanat ile kendimi var etmek istiyordum. Tüm renkleri tek tek üzerimden almaya başladıklarında felsefecilerle, karşı söylem yaratmak için edebiyatçılarla tanıştım. Nietzsche, Sartre, Kafka, Kierkegaard derken, kendimi bir şey haline getirdim. Metroda kendi yansımamı gördükçe, ağlayasım geliyordu. Bedenim bir başkasının etkisiyle, ruhum ise bir başka savaşım içerisindeydi. Ben heteroseksüeldim fakat özgür değildim. Benim gibiler yoktu. Benim gibiler, heteroluğunu kanıtlamak için defalarca hüküm altında yaşadıklarını ve mutlu olduklarını görmüyorlardı. Bu kadar sıkışmışlık içerisinde hiçbir yere dahil değildim. Metrodan indim, birbirimize benzer renkler altında, selamlaşmıyorduk bile. Artık bugün nedense bugün, rüzgarın değişimi gibi bana da iyi geldi. Herkesin rengarenk olduğu yere gittim. Ben tek düzeydim, eşcinseller gülümsüyor, lezbiyenlerin kısa saçlarına dokunarak öpüşüyorlardı. Ben ise oradaki bir parkın bankında elimde Postu Modern Kırmızı Tilki adlı kitabı kendime koruma altına alarak ağlıyordum. İnsanlar o kadar güçlü bir şekilde birlikte olduğunu görünce, bunun mutluluğu ya da kendi heteroluğumun acısına ağlıyordum. Bir babanın tecavüzvari yaşamı, kendi bedenimde tatmin etme zorunluluğu, kimseye aşık olamayacak kadar bedenimden nefret ettiğimi ve bu baskıların hepsinin kendimi özgürcesine değil, feda ederek, acı çekerek, çilehane'den çıkacağımı bana anlattıklarına inanmak zorunda kalışımdandı. Tanrı'da heteroydu ve artık hiçbir şeyi değiştirecek kadar güçlü hissetmiyordu. Ben oturdum, insanlar ellerindeki pankartlarla yürüyüşünü yaptılar, parkta insanlar sallandı.

Lgbti, heteroları da özgürleştirecek sözünü sevdim, O bu sözü parka yazdım, oturduğum bankın üzerine ve belki çocuklarda okurlar ve belki de sıkıştıkları heteroluğun gerçekliğini sorgularlar. Oturdum, ağladım, sonra yağmurun yağmasını fırsat bilmemi sağladı. Kimse benim kimden dolayı ıslandığımı anlamadı.

Keşke İsmim İris Olsaydı


Keşke ismimin bir anlamı olsaydı.

Uzunca gözlerine baktım. Aşık olduğum kadına bakar gibi baktım. Çünkü ona aşık olmam gerektiğini günlerdir düşünüyordum. İsimlerimizin anlamını yitireli, ne kadar zaman oldu bilmiyorum ama onunla ilk gece ismini sormadan uyumuştum.

Sevişmedik, bu öykümde kimseyle sevişmedim. Sadece o bana tecavüz etti. Ben de göğsüme iki kesik attım. Bunlar sadece onu hatırlatacak iki çocuktan ibaretti. 

Bir kış günüydü. Onunla tanışmadan bir gün önceydi. Aldatıldığımı yine fark edememiştim. Bu sefer her şey güzel gidiyor demiştim. Sorun yok, güzelce uyuyoruz, konuşuyorduk. O bana yemek bile hazırlıyor, ben de ekmekleri dilimliyordum. Güzel hani, şu tırtırlı ekmek bıçakları vardır ya, işte onunla saçımı kestiğim gecenin sabahından bahsediyorum. Turuncu saçlarımı, beyaz tenime nasıl zarar verebildim bilmiyorum. Ben sana aşık olamıyorum, üzgünüm. İçimde, senden kopmaması gereken birkaç anı varken. 

Neden beni aldattın? Soru bu, bana neden bakıyorsun, çok basit, neden beni aldattın? Sonra bu sorduğum soruyu defalarca düşündüm. Basit bir soru değildi. Zamana neden saat 14.02'de durmadın demek gibi bir şeydi. Onun durmama gibi bir özelliği vardı. Karşımdaki kişinin de sevdiğini sandığı herkesi aldatma gibi bir yeteneği. Gözlerinin içine baktım. Ağlak değildi. Sanki hastalıktan kurtulmuş kadar canlıydı. Ona bu his yaşam veriyordu. Aldatmak, kandırmak, bir başkasından hızlı bir şekilde kaçmak. Bilirsiniz, aldatmanın kendince oyun parkı hissiyatı vardır. Gördün mü, içinden koşmak gelir. Sanki hızlıca döner ve zamanı unutursun.

Neden beni aldattın, diye sorduğumda, biliyordum, turuncu boyalı saçlarım, numarasını vermek istemiyorum boyanın bu arada, herkes birbirine benzeyecek diye korkuyorum çoğu zaman. Japon balığına sarılmak için küveti doldurduğum geceleri biliyorum.

Turuncu saçlarım, beyaz tenim, damarlarımı da görüyorsun. Demeni bekledim çoğu zaman, Bu kadın benim ölümüm, baksana damar kabarıklığımız bile aynı, bu kadın benim ölümüm. Sana soruyorum okuyucu. Vajinada gidip geliyorsun, sarılıyorsun, kokusunu içine çekiyor, memesini emiyorsun, sonra diğer vajinayı sürtüyorsun birbirine, hani o anda parmaklarını da kullanıyorsun, doğal olarak nefes alışlarımız değişiyor. Sonra bir de bakmışsın, klitoris tarafını yavaşça, lütfen yavaşça dokun diyorsun. Sonrasında aklından ne geçiyor. Şu hislerimizin ismine keşke başka bir şey deseydik.  Hep arkadaki karanlık odaya çekiliyoruz. Oraya ışık tutmak için bir başkasına ihtiyaç duyduğumuz için, artık aşk yaşayamıyoruz. Cennet, cehennem dediğimiz şey, evin oturulmayan odası işte, koltuklar yeni diye adım atamıyoruz.

Sonra seninle tanıştım. Sen romanın devam etmesi için hayatıma girdiğini söyledi, o gün otobüsü kullanan kişi. Ben normal zamanda kimseye "Kolay gelsin" demem. O gün dedim, arkalara otururum, o gün telefonda müzik açacağım diye öne oturdum. Yanyana durduk. İkimizde sanatsal paylaşımlar yapmak için sosyal hesabımızı açarken, sigara uzattın bana. " İnince iç, iyi gelecek" dedin. O anda sarı, üzerinde balıklar olan tişörtüne baktım, sonra yüzüne, çenenin sol tarafında yara izin vardı. Saçların düz ve uzundu. Bunu fark ettiğimde, sigaraya uzanmıştım. Karanlık oda dediğim bu işte. Işık tutulunca, sanki karanlığı yok edecek sanıyorsun. Bir anda, kitabı çıkardım, telefonu bıraktım. Sen benden önce inmedin ki, arkadan bakayım. O sigarayı iner inmez, çöpe attım. Her tebessüm, bir katili çağırır. Ben bunları yaşadım dedim, dün gece de bir sigara içebilirdim. Tanrı gibi hayatıma girmekten ise, merhaba deyip, girebilir miyim, deyip, izin istemek gerekiyordu.

Artık yoruldum, bunu anlattığım gece romanıma da ara verdim. Belki de bu gece işte. 17. sayfada öldü. Romanın kahramanı öldü. Otobüsten dolayı mı, hızlı aldatılmalardan dolayı mı yoksa, misafir kabul etmediğim, hiçbir çocuğun yürümeyeceği parklardan dolayı mı? Romanımın kahramanı öldüğü için şu anda yastayım. Ben oysa üç yüz sayfa kadar yazacaktım. Şimdi sigara içebilirdim. Keşke ismim İris olsaydı ve turuncu saçlı, beyaz teni, göbeğinde benleri olan bir kadın olsaydım. Belki o zaman erkek roman kahramanım bana sadık kalırdı. 

Keşke ismim İris olsaydı, keşke yaşadığım bu hayatın bir şiir yazacak kadar anlamı olsaydı.



Roman Yazamıyorum'un Öyküsü - II. ( Da Da )


Hiçbir şey beni kötü kokan birine, kötü kokuyorsun demek kadar itici gelmedi bu hayatta. İnsanların koku duyularına karşı dayanıksızlığındaki saldırganlığı bu anda keşfettim sanırım. Bunu genelde duyduğumda aklımdan her zaman 50'den geriye sayma duygusu geliyor. Bunu sayacaksın ve insanlardan bu kadar kısa zamanda uzaklaşacak ya da göz kontağı kurmayacaksın. Romanım'da kadın bir koku üzerine monolog söyleyecekti.

Bir kadının bu kadar kokuya takıntılı olması mı yoksa bunu güzel bir şekilde söylemeyi hiçbir zaman aklına getirememesi mi canımı sıktı, bilmiyorum. Duş alırken, güzel, renkli liflerle köpüklerle duş alarak, fıskiye ile kendimizi tatmin ettiğimiz anlar, belki de başkaları için daha ağır geçiyordur. Aklıma hep, geçende tanışmadığım ama gözleri dolu dolu olan çocuk geliyor. Duşta ağladığını anlıyordum, çünkü bir haftadır aynı yol üzerinde denk geliyoruz ve üstünde aynı tişörtü giyiyordu. Yıkanmayı yeni yeni öğrenmişti. Çünkü bunun için de ağlıyor olabilirdi. Çocuklar annelerinin onu yıkadıkları zaman şefkat gördüğünü düşünürler. Ne kadar kavgalı geçse de bunun bir amacı vardır. Hiçbir şey, sevgi kadar yakıcı olmuyordur. Bazen yüzümüze değen sıcak su kadar, bir bakış daha yakıcı oluyor. Siktir oradan, su daha yakıcı, o kadar seviştikten sonra kaynar suyla temizlenirken bunu anladım. Kusmalarım oluyor arkadaşlar, romanda da buna değinmek istiyorum. Bay Kafka, her sevişmeden sonra kusuyordu. Bu kadar aptalca bir cümleyle anlatılabilir miydi, evet, gerçekten de kusuyordu. Kaynar su bacaklarındaki kıl köklerinin kabarmasına yardımcı oluyordu. Oluyor muydu, öyküde olsa evet ama devamını istiyor işte roman, o kıl kökü ile ilişki kurmamızı söylüyor. Yoksa yazamazsın, öykü olur basamayız diyor, yayın evi. Ben diyorum, böyle yapmayalım, uzun roman olsun, novela olsun, baksanıza, yeni novela'm çıktı. Ah ne kadar yazabilen yaratıkça.

Bugün romana yeni bir karakter bulamadım. Çok baktım, gözleri çökmüş bir kadına, bana saçma sapan bir soru ile sohbet etmek isteyen, kızıl sakalları olan ve elinin üzerine et bezesi olan o arkadaşa. Ben bilmiyorum dedikçe daha çok soru sorma isteği duyuyordu. Kokuyor muydu bilmiyorum, o sıra gerçekten de sadece arı kovanına bir şeyler sıkıştırmak istiyordum. 

Roman kahramanı arıyorum arkadaşlar. Bir zamanlar internette, bir kızı görmüş, beğenmiş ve aşık olan bir adamın hikayesi gezerdi. Onu bulmak için insanlar seferber olmuştu. Kız bulundu yazmıştı. Bendeki de bunun gibi, bulunan kimse olmayacak. Ben bu arayışı seviyorum. Oy kullanırken bir gün kazanacakmışım gibi hissetmek ya da Fransız bir pastacının çilekleri güzelce kestiği tartı bir gün yeme ihtimali gibi. 

Romanımı Sartre'a okutacağım diye çok dikkatli kurgulamaya çalışıyorum. Sonra bileğini kesti, sonra bilek tekrar düzeldi. Bunlar ne biçim saçmalık desin istemiyorum. Böyle söylemez tabi ki de, ben yine de titizleniyorum işte. Bugün bir cümle daha yazamadım. Çünkü yazmak için kendime zaman yaratmadım yine. Bunlar oluyor, ben telefonla da ilgilenmiyorum. Bir kursta kendimi de geliştirmiyorum. Bir alan arıyorum, bir masa aramak gibi. Ben Woolf gibi ayakta yazamam. Sevmiyorum, denemedim ama sevmiyorum işte. Onun acıları ayakta hissedilebilir diye ben de bunu yapacak değilim. Solumda sarı ışık olmasın istiyorum, yapraklar ara sıra oynadıkça, ben rüzgarın gerçekten de yardımcı olduğunu düşüneyim.

Bir yardımcı karakter var. Sevgilisinin hem mafya sevgilisi var hem de evli. Bunların ayrılma sebepleri, bir gece mafya sevgilisi ile yatması için izin istemesi. Bunun iznini sevgilisinden aldığı için, o gece ikisi dolabın içine ağladılar. 

Bunu nasıl yazmaya devam ederim bilemiyorum. Bir tarafta ana karakter ile diyalogları var, bir gece, soğuk bir gece, ayaz mı derler bilemem ama ondan biraz daha soğuk, ayazlıktan ya da soğukluktan öte, su akmıyor parkta, sadece eksik o gibiydi, ellerinde bir kozalak, biri diğerine uzattığında aklındakileri anlatıyor.

- Sevdiğin kadının başkasıyla seviştiğini bilmek mi daha zordur yoksa izlemek mi diyor? Baş karakter, tamamen umursamaz, bu soruyu bilerek soruyor, can damarına basması için, biliyor anlatacak ama onu anlatması için duygusal tehdit sunuyor. Köpek. O birkaç saat önce sevgilisinin memeleri ile oynayan eski sevgilisini izledi. Hem de nasıl izlemek, bu tam bir yamyamlık, kız ağlasa da tehdit ederek baştan sona izledi. Acı çekiyor muydu, pek sanmıyorum, tamamen rol oynamanın Tanrısal kutsallığı vardı üzerinde. O acıyı estetik çekecekti. Durkheim'cı değildi. 

Kozalak ondan ona geçti, aradan dört yıl geçtikten sonra o banka başka bir kızla geldi. Arkadaşının sevgilisi, arkadaşının acısını, istese sevişecek olan kıza anlattı. Yine gözleri kozalak aradı. O zamanlar yaz akşamıydı, hep sarı ara merdiven ışıklarıyla dolu evlere bakarak, kızın ağlamasını sağladı. Sonrasında böyle bir roman karakteri yaratmalı mıyım diyorum. Tam bir acı düşkünü, sihirbaz, orospu çocuğu işte, Annesi gerçekten de orospuydu bu arada. Babası öyle diyerek içine boşalmıştı. Karışık işte, bu yüzden aptalca ve gerçek dışı gibi gelecek. Neyse kız ağladı ve birkaç ay sonra başka temiz yüzlü birini buldu. Sonra ayrıldı, bu aralar ne yapıyor kimbilir. Roman bitinceye kadar ortalıklarda olmayacak. 

Bu romanda çok kadın ve erkek duyguları olacak gibi gözüküyor. Bunların karşısına da Lal ve Kafka'nın aşklarını merkeze aldığımda tam bir postmodern kimsesizlik çıkıyor. Bu arada sabahtan beri, kaşımın ortasındaki tek bir kılı çekmek için klavyeyi bırakıyorum. Nasıl rahatsız etti, birkaç defa bıraktım, birkaç kere çekmeye çalıştım. Küçük ama insan yine de onu yenmeye çalışıyor. Ne diyordum, romanda, sevemediğim bir aşk hikayesi var. Sonuna kadar kimse kimseye aşık değil. Böyle bir şey ama aşk romanı, cidden ama. Ama değil de, kusmak gibi, sevişmeyi istemek ve kusmak, kaynar su, belki de duşta sevişirken, kaynar su altında kusmak. Bu yüzden isim sorunsalını 

Da Da

olarak değiştirdim. Dadaizm'den bir düzen bozuculuk duygusu veriyor. Belki de çok 1900'ler gördüm diyeceksiniz. Ben Dadaizm'i, varoluşçu metinleri ve absürdizmi seven biriyim. Bu yüzden de dilin bozulması her zaman işime gelir. Az okunan biriyim, herhangi bir yayınevi beni keşfetmedi. Belki de ada değilim. Ada olmadığım için Freud'da beni sevmezdi. Cidden romanımı yazarken kafamdaki hikayeyi anlatmak istediğimden yazıyorum. Para harcayacak değilim, romandan para kazanmak kimin umurunda. Daha tanınmıyorum, daha yazdığım şeylerin ücretini isteyen roman kahramanı bile bulamıyorum. Kaldırım yaptıracağım İzmir'e ama. Bak bunun için telif verebilirim.

Buldum. Sorunum kahve içmemek. Ben önceden daha estetiktim. Sade kahve içerdim. Serttim ve şimdi daha kokulara takılır oldum. Yaşlanıyorum ve beni öldüren bir mafya var.

Ters hamamböceği ne oldu diye soracaksınız. Daha onu da göremedim. Evi iyi ilaçlattım altı ya önce. Adam elinde bir şey, evin en gizli yerlerine mama bıraktı. Kedi gibi yalandılar ve gittiler mi? Öldüler diyor, ölürler, yuvalarında ölüler. Gözlerim dolmadı, duşta ağladım ama. Tanrı, ne kadar özgürsün, biz yuvamızda ölmek için yaratıldık. 

Regl oldum bu arada. Şimdi yazsam da romandan daha çok tatlı bir şeyden bahsedeceğim. Ama böyle, sütlü bir şey, bayık şekerlilerden değil. Namaz da kılamazsın diyor üstteki teyze. O zaman herkes yuvasında ölecek diyorum içimden. 

Da da dediği gecelerde roman kahramanım Kafka, annesinin ağlayışları yüzünden susuyordu.

Roman Yazamıyorum'un Öyküsü

Dört yıla yakındır, bir kurgu üzerine düşündükçe düşündüm. Merhabalar bu arada. Bu yazdıklarım sadece romanımın nasıl yazıldığını size bildirmek için. Başımdan geçen ve bu süreçlerin, kitap çıkana kadar ki sürecini yazmayı amaçlıyorum.

Türkiye'de her üç kişiden birinin romanı varmış gibi geliyor. Bugün ve çoğu kitap fuarlarında bunu düşündüm. İnsanların bu kadar dertleri mi vardı. Neden bu kadar roman yazmaya yatkındı insanlar. Hepimizin ortak dilinde ne çok sorun vardı. Peki okuduklarım neden hep ölmüş yazarlardı. Bu kadar roman yazan genç kuşak neredeydi, neden bilmem ne dergisinde yazmak zorundalardı.

Görünürlük! 

Romanımı, kahveyle okuyacaksınız diye korkuyorum. Bir şeyler içecek vakit kalan romanlardan nefret etmişimdir.

Görünürlük.

Ben bunu defalarca kırmak adına yazabilen yaratık adıyla yazdım. Beni tanıyanlar, sevişenler, benimle arkadaşlık edenler var. Bunlar bedenimle ve algımla alakalı. Y.Yaratık olarak genelde kimseyle tam anlamıyla uyum sağlayamıyordum. Bunu öykülerimde birkaç insanı yazarken de yaşadım. Metroda gördüm birkaçını, gözleri renkli ve teni sarıya çalıyordu. Sigarasını kontrol ettikten sonra iç çekti. Tam bir ölüm acısı yaşar gibi. Sanırım sonrasında da rujunu kontrol etmişti. Ben bunu nasıl yaptığını hayranlıkla izlerken o beni görmüyordu.

Kendimi görünmez hissetmiyorum. Tamamen silik bir tip olmak için kilo alıyor, güzellik ve çirkinlik arasında kendime yer bulmamaya çalışıyordum. Rahatsız olmak da bir tepkidir. Romanımda bunu yaşamak isterdim. İlk olarak ismi "Sen" olsun ve kapağında ters duran hamamböceği olsun istiyordum. Birkaç hafta önce böyleydi aslında. Ters duran hamamböcekleri hep bana manidar geliyor. Birinin ölü olması, bacaklarını kendine çekmesi, ters durması ve dokununca sanki canlanacakmış gibi durması. Bence bu dönemde, bu çağda bir roman böyle olmalı, sanki dokununca bir anda yüreğimizi iğrendirecek gerçeklikte.

Ben de ergenlikle ilgili aşk hikayeleri yazabilirdim. Aslında, geçen yazdı sanıyorum. Gelinlik üzerine makaleler yazıp para kazandım. Buna çilehane adını vermiştim. Yazmaktan ne kadar uzaklaşıp, sığlaştırabilirsem o kadar kendimi kurtarabilirdim diyordum. Bunu bir ay kadar yaptıktan sonra, her şeyi yazabilirsin ama roman yazamazsın dedim. Bir başkası parasını verse roman yazarım diyordum.
Sorunum para mıydı diye uzunca düşündüm. Yaşamam için, yaşamak için, sizlere bir şeyler yazmak için para kazanmam gerekiyordu. 

Para kazanmaktan almadığım tat ile romanımı tekrar geri dönmek istedim. Hikaye defalarca kafamda geçiyordu. Bir yazar çıktı, kendisi Doğan Kitap'tan. Bilmem kaçıncı romanı çok ünlü hale geldi. Bana yazma şu internette dedi. Yazma, yazmamalısın, kendini öldürüyorsun. Kendini öldürmemek için, insanlar da Tanrı'ya ibadet ediyor.Belki de kalbimdeki ağrıya iyi gelecek sözlerdi. Hemen inanırım ben, kabul ederim, sözlerim kutsal kitaptakiler gibidir, hiç hata yapmam gibi olur. Belki de hiç hata yapmanın kendine büyük bir acı verdiğini fark etmek istemeyeşimden... Sonrasında roman kahramanlarını düşledim. Ana karakterler belliydi. Kendileri çok büyük bir aşkla ve kısa, anlık bir ayrılmayla her şeye başlayacaklardı. Bizler gibi, ben de çocukluk zamanlarımda annemin yanına gidip, senin çocuğun olmak istemiyorum artık, dedim. Bu söz, sen benim annem değilsin sözünden daha farklıydı. Belki de bu yüzden edebiyatta karşı sıcak bir yaşam hissiyatı duyuyordum.

Siktir git o zaman, diyordum. Kendime gidecek yer hiç bulamadım. Hep bir başkası benden önce orada olmuştu. Bir yer özel olması için de çabalamıyorum. Roman karakterlerinin de böyle bir çabası yoktu. Sadece nasıl başlamam gerekiyor, bunu düşünüyordum. Bir roman nasıl başlamalı, ayrılık cümlesi ya da kendimi tanıtarak mı, belki de reklamlardan sonra başlayacak, kadın programı gibi ya da Gözleri Tamamen Kapalı filminin son sahnesi ya da Dancer İn The Dark'ın finali gibi başlamalıydı. O tık sesi, sanki hamamböceğine terlikle ezer gibi başlamalıydı. Ben "Sen" adlı bir roman yazmayı daha çok istiyorum. Kısa ve karşımdaki her insana, ters bir hamamböceği olduğumuzu hatırlatan rahatsız edicilikte, sonra yayınevleri ne diyecekti. Param yoktu, ters dönmüş bir hamamböceği gibiydim, kapana kıstırılmış, Çehov'un dediği gibi, Ökseye kıstırılmıştı. O ökse, ökse ökse, ah keşke, şu aralar ah kelimesini...

Ah kelimesini çok kullanıyorum. Roman kahramanı aramak için etraftaki kadınlara ve erkeklere baktım, kedilere de baktım, çocuklar ve yılanlara, masanın üzerindeki vesikalık fotoğraflara baktım. Çocukların gözlerindeki yağmur sonrası bulutların dağılışına devamlı baktım. Baktığımda her şeyin içinde geçiyordum sanki. Her kadının göğsüne, her adamın ellerindeki çalışmanın verdiği yaralara bakıyordum. Bakmak zorunda olmak dünyanın kuralı ne de olsa. Bu romanın bir cümlesini bile hala yazamadım. 

Psikoloğum yok, arkadaşım sen kendini "feda" ediyorsun demişti. Bir roman sayfasına kendimi feda ediyordum. Bunu yazmamak da bir fedaydı. Normal olarak devam etmek, bir şeyler beni çekiyordu. Ben de ona karşı, ben artık yazmak istemiyorum diyordum. Bir evlilikten ayrılmak ne kadar zor ise, bir roman yazamamak da böyleydi. 

Lezbiyenlik... Bir kadın arıyordum romana. Bir insanı roman yazmak için feda etmek. Bunu bir başkası için yapmak için yaratıldı insanoğlu. Metroda oturup, şarkı söyleyenler gibi, roman yazabilseydim. İnsanların beni ilk bakışta, bir hamamböceğine benzettiği yerde belki de. İzmir Metro'suna bu durumu yazdım. Mail gelmesi 13 gün sürdü. Bana dedikleri şey şuydu. Böyle bir elektronik aksanımız yok. Kısacası priz yok! demek istiyorlardı. Bir priz yüzünden ben de bu durumdan vazgeçtim. Priz yoksa, kaldırım da yoktur, merdiven de, masa zaten olamazdı. İnsanların hızla geçtiği yerde değil, evlerde, işlerde olurdu masa. Ben bu yüzden yine romanımı yazamayacaktım. Para olsaydı da, tek başıma gidemezdim, ben romanımı konuşarak yazacaktım. Roman kahramanım bu konuda beni zorlamıyor. İstediğin zaman yaz diyor, tam kendinden beklenecek bir şey. Ben onlar için bir şey yapmıyordum ne de olsa. Her şey kendimi bir sıkıntıdan kurtarmak adınaydı. Sigara içmiyor, uyuşturucu ve içki de yok. Ben ne ahlaklı bir hamamböceğiydim. Ben o Kafka'nın kitabını sikeyim.

Vapura binmeyeli uzun zaman oldu. Ben kendimi bir odada sıkıştırmak ve orada ezmek istiyordum. Ters dönecek bacaklarımı görebilmek istiyordum. Hamamböcekleri nasıl ağlar ya da sevişirdi, sevişmeden de soğudum. Hep aynı, hep aynı tatta, Bu yüzden romanda kimse sevişsin istemiyorum. Bir romanda seviştiklerini anlayabilmek de zor oluyor. Hepsi, kısa ve net, seviştiler. Seviştiler, hede hödö. Yahu bu kadar basit ise, hala biz karnımızı her koşulda neden içeriye çekiyorduk. Ben buna karşıydım ama ben romanı yazmaya bile başlamadım. Küfür edecek gibiydim. 

Romanın ilk cümlesi nasıl yazılır? 

Bunun için araştırmaya çıkmayacağım. Sadece düşüneceğim.

Doktor, ben romanımı yazamıyorum. Hepsi aklımda, hatta artık roman bitmiş durumda ama. Sonra ne olacak diyorum, yazınca ne olacak diyorum, hatta ayıplı küfür ediyorum. Küfür edince de insan yazı yazası geliyor. Her an küfür etsem de romanda daha bir şık duruyor. Kolumda Kafka'nın imzası var diye mi böyle diyorum kendi kendime. 

Doktora gidecek param yok.

Doktor diyorum tekrar, kendi kendime diyorum ama doktor varmış gibi diyorum. Doktor diyorum, ben yazamıyorum. İlişkim güzel gitmiyor, seks hayatım da yok. Benden dolayı yok, ben istemiyorum, bir şey olunca, ters dönmüş hamamböceği gibi hissediyorum. Bak doktor, işte böyle oluyor, ilaç verdin zamanında, ben bunları kullandım, bana toplumsal cinsiyetten de bahsetme, hem pozitif cinsiyetçilik yapan erkeklerden de nefret ediyorum ben. Sen erkek ya da kadın değilsin, romanım da böyle, dişi de değil. Bak işte doktor. Ağlayamıyorum. 

Ağlasam doktora da giderdim.

Ağlayamıyorum, çünkü içimde herkesin tanıdığı, sevdiği biri var. Bir hamamböceği değilim normalde, ökçeye kıstırılmış bir Çehov'um. Durum öykülerinden nefret ediyorum. Her şeyi, her güzel yapıyı bozmak istiyorum. Belki de romanımı da yazınca bozulacak sanıyorum. Tolstoy'un 17 yaşındaki yardımcına karşı ben de tansiyon ilacı var. Genç yaşta deme, bunlar hep romanını yazamamaktan. Kanser gibidir. Kanser de olmadım ama kanser gibidir demeyi daha anlamlı buldum. Sen anlarsın diye, bana kalsa, kaplan olsan bir uçak derdim. İşte bu yüzden, ben kime yazmalıyım sayın Yorick.

Yarın yine insanlar arasına karıştığımda, metrodan geçeceğim ve insanlara bakacağım, üstlerindeki kıyafetler, beyazlar, açık kollar, kalçalarımız, göğüslerimiz, siklerimiz ve vajinalarımız devamlı hareket edecek. Biz alınlarımız kadar açık değiliz. İşte can sıkıntımı bunlar gideriyor. Gözlerimiz birbirini görüyor, o kadar ters dönmüşüz ki sadece dokununca birbirimizle konuşuyoruz. Ben yarın yine roman yazmayacağım, insanlar dertler, uğraşlar, çekememezlikler ile devam edeceğim sizlerin arasından geçip gitmeye. Keşke kız kardeşim ölseydi, bilirdim, ona anlatacaklarımı, ben de ölemiyorum,o  da bir şey yazacak kadar duyarlı değil. Peki romanı yazacak bir hamamböceğini kim ilaçladı.