Kayalıkların Eşitliği Üzerine Bir Ayrılık Mektubu

Haklısın, dedikten sonra ağladı annem, her kadın mutlaka öldürülmeyi hak ediyordu, çünkü ölmek gitmek demekti.

Gecelerde, şarkılarda derin bir boşluklar vardır. Birleştikçe görüntüler de birbiri arasına sıkışır. Gökyüzü ve evren gibidir, genişledikçe zamanlar sıradanlaşır. Benim hikayemdeki süreçte böyleydi, birkaç şarkı arasına her şeyi sıkıştırmıştım. Dinledikçe her şey birbirini hatırlatıyordu. Bir anda ışıklar sönüyordu, ilk defa annemle konuşuyordum koltukta. Dizlerimizi çekmiştik karnımıza ve şiddet hikayeleri anlatıyorduk. İlk yediği dayağında dudaklarının patladığını masal olarak anlatıyordu. Mor nehirlerden bahsediyordu, kırmızı gökyüzü ve zamandan, yeşil derin okların arasından fırlıyordu. Tüm ağaçların üstünden gökyüzünün maviliğinden kaçarken, bir anda kasıklarını ağaç dallarına veriyor. Ağaç dalları hep farklı, hepsi aynı anda kasığını parçalıyor, kasığındaki etler her yere fırlıyor ve tüm ağaçlar kendi aralarında rüzgarla konuşuyorlar. Yağmurun etkisiyle annemin kasığından bir parça denizi buluyor, kayalıklarda duruyor, ıslanıyor, köpürüyor ve kuruyor, ölmüyor hiçbir zaman, çünkü bir başkası geliyor, bir başka ağaç, bir başka denizle birleşiyor, olayları bakınca her şeyin döngüsel olduğunu düşünüyorum masalda, tekrar birleşecek diyorum, denizler kuruyor, ağaçlar yükseliyor, kasığından tekrar doğan annem, bir başkasından kaçmaya başlıyor, ışıklar açılmıyor ,masal bitmemesi için bildiğim duaları edeceğime söz veriyorum.

Hiç edemiyorum, zaman olmuyor, masal bitmiyor, eve biri giriyor, tüm kasıkları unutturuyor, ikimizi bir güzel mor denizde boğuyor, çocuk değilsin soyun diyor, annem ve benim kasığımı aynı anda parçalıyor, biz bunu istemiyoruz, gökyüzünü göremiyoruz, ışıklar kesildi. Hiçbir şey gelmiyor aklıma, kurtulmak için kendimden doğamıyorum, babam içimize boşalıyor ve gidiyor, kayboluyor gözden, uzun yıllar ağaçlar susuyor ve hep bir ağrıyla devam ediyorum, kardeşimi doğurmak istemiyorum. Bu yüzden haklısın diyor, sen haklısın diyor karnımdaki çocuk. Sen her şeyi hissedeceğini sanarak büyüdün, mor denizin, pembe geminin ve büyük bir dağın üzerinde duran dumanın hep amacını anladın ve haklıydın. Bağıramıyordum, ağzımın işlevi değiştirilmişti.

Kayalıklarda onları öldürmek için alagözlerimi kör edeceğimi söyledi pembe gemi. Ben ise onu görmediğim anlarda kasıklarımı kesiyordum, kayalıkları oyuyordum. Karanlığa benziyordum gitgide, her şeyi ben değiştirecektim. Kanatlar çizdim kayalıklara, ağlama dedim, kanatlar çiz, orospu gibi davranma kanatlarını çiz, babanı düşünerek orgazm ol, kanat çiz, anneni doğur, kanat çiz, bunlar sayesinde ayakta duracaksın, oyunlar yarat, kanat çiz, şarkılar kesintiye uğradığında her şey karanlığa dönüşüyordu, evler birbirine, insanlar birbirine benziyordu, kimse sevişirsen seviş, kimle uyursan uyu herkes aynı görünüyordu. Kayalıkları tırnaklarımla kazıdığım son on yıl boyunca bağırdım.

Eşitlik istiyorum. İnsanlığın ya da Tanrı'nın değil, eylemin eşitliği. Ben haklı olmak değil, mutlu olmak istiyorum. Kayalıklar dinlediler, denizin rengi erguvana döndü. Birileri benzedi kayalıklara, kanatlar çizdim, kopardıkça, kendimdeki iyi olma halini düşündüm. Doğuramadım, kimseye ait olamadıkça, kendime kızdım, kasığımı kayalıklarda ezdim, yok ettim, erguvan rengi kaçtı denizden. Saçlarından tuttum kayalıkların, her insanın yüzüyle bana fısıldadı, sen hiçbir zaman değişmeyeceksin, sen kardeşini doğurmadığın sürece değişmeyeceksin, sen karnında tuttuğun sürece öleceksin, kendini öldürmediğin her gün sen bağıracaksın. Kayalıklar kollarımı çiziyordu.  - Durun sevgili okuyucu, bıçakla belimi keseceğim, çünkü on sene önce de bunu yapıyordum. Sinirlendiğim ve acı çektiğim zaman belimi kesiyordum, kağıtla denedim, yazdığım öykülerle fakat sonra canım yanmıyordu, tırtıklı bir ekmek bıçağı güzel gelebiliyor, insanın geçmişinde, pazar sabahlarında, ailelerin arasında, sevdiklerinizle ya da geçmişteki odalarda kokuyla uyandığınız ve yola çıktığınız, tatile gittiğiniz, kavgalar sonrasında birlikte yemek yediğiniz gecelerde, ben ne gördüysem onu yaptım, ben bıçaklarla belini kesen bir kadını sevdim, bıçaklarla ekmek kesen ve beni bekleyen bir kadını sevdim, annemi sevdim, ona aşıktım, onunla ve kayalıklarla olamayacaktım, kendi kızımı doğuracaktım, ona aşık olacaktım, onu da öldürecektim, herkesi öldürecek ve belimdeki güzel geçişli çizikleri hatırlayacaktım.Bana biraz zaman verin - Kayalıklarda parçalanmadı, ben de parçalanmadım, deniz hiç hareket etmedi, gemi de orada durdu, her şey sanki normalmiş gibi yaptık çünkü tüm insanlığın kasığı paramparça yağmur gibi kırmızılıktan aktı, onların arasında nasıl mutluydum, nasıl akıyordu, nasıl da koşuyordum, daha da aksın, daha da mutlu olayım istiyordum, arkadaşlarımın, sevdiklerimin kasıkları kanaya kanaya üstümden akıyordu, ayaklarımla basıyordum. Onlar artık mutluydular, bunlara ihtiyaç yoktu, bizim birbirimize ihtiyacımız yoktu dedikçe kayalıklar bir anda yok oldu, kimseye ihtiyacımız yok, dedikçe deniz kayboldu, pembe gemi ve ben, ağaçlar, masallar ve pazar gecelerindeki kimsesiz ailelerin şiddet uygulayan çocukları duruyorduk. - Belimi iki yerden kestim sevgili okuyucu, uzun zaman olmuştu,ilk önce tereddüt ettim, elimi yanan ateşin üzerine dokundurunca, o acıyla kestim, ondan sonrası ardı arkası geldi, bir kere yapmış olmak yine yapacağın anlamına gelmiyormuş, uzun zaman ve nedenler gerekirmiş, haklıydı, nedenler gerekliydi. - Sadece birbirimize baktık, artık yağmur dinmişti, kıpkırmızı olmuştum, enerjim ve mutluluğum yüzümden okunuyordu, artık eşitlenmiştik, kayalar yoktu, ağaçlar yoktu, tenimiz yoktu, sakladığımız ve anlatmadığımız hikayeler yoktu, hepsi vajina ve penis yağmuru arasında kana karıştı, üzerimde kuruyordu her şey, yaşam gibi. Şimdi her şey görünürdü ama hareket edemiyordum. Çünkü kayalık yoktu, yol ve ağaçlar yoktu, aradakilerin anlamı kaybolmuştu. Haklıydı üzerimdeki kan kurumak için, artık hiçbir şey eşit değildi ve her şeyin bağı koparılmıştı. Ağladım, - ben ağlamıyorum sevgili okuyucu - Ağladıkça denizler ortaya çıkıyordu, hatırladıkça ağaçlar, bahsettikçe masallar ve görünce kayalıklar... Pazar gününün mutlu aile Tanrı, Allah'ı ya da her ne derseniz de yaratılmaya zorunda kalıyordu. Her şey eşitlendi fırsatlar ve yaşamak için, - ışıklar kesildi sevgili okuyucu bir anda, mumlar var evde, küçük ve beyaz, hiçbir kokusu olmayan mumlar, onlardan yakmalıyım - yaşamak için kardeşimi doğurmam, annemi doğurmam, onları mutlu ederken hata yapmamam gerektiği de yaratılmıştı - içeri bir adam girdi sevgili okuyucu, biraz tartıştık, kalçama akan kanı gördü ve kanı diliyle tadına baktı ve şu anda zorluyor beni, biraz yakınlaşıyor ve istemiyorum, canımı yaktıkça, belimdeki kanın daha güzel aktığını fark ediyor, küfür edemiyorum, şarkı dinliyorum, sesimi yükseltmiyorum sevgili okuyucu, sevdiğim şarkıyı dinliyorum, kasığını içime sokuyor, hayır diyorum, şarkının son sözleri çok güzel, ay ışığında diyor, o da yaratılmış bu gece, devam etme diyorum, şarkıyı unutuyorum, sadece yerdeki üçebeş metre olan halıya dudaklarım değiyor  - kanatlarım çıkıyor yine, haklısın diyorum, kanatlarım da haklı, eşitlik buydu diyorum, kapıyı çekiyor ve çıkıyor, şarkı bitti mi sevgili okuyucu, belimdeki kan peki? Bu gecenin masalındaki canavarı kapıyı çekti, gitti, şarkı da bitti, her hayalet, her canavar, her yaratık içi boş bir oda ve insan sevgili okuyucu, ne doldurduysam onunla yürüyordum, masalın sonunu yazıyorum şimdi, üstüme boşalmasından korkuyordum, iyi ki içim - Kayalıkların eşitliği üzerine bir ayrılık mektubu tekrar yazıldı.

" Senin kardeşin olarak dünyaya gelmeyi ve seni kendim doğurmuş olmayı isteyecek kadar çok seviyorum. "

"Ayrılmalıyız"

- Sevgili okuyucu, romanımın ilk cümlesini tırnak içine aldım, sırtımdaki tırnakların arasında da bir cümle var -

Mektup sonlandı, şimdi kimi sevmeye inandırmışsak, her yabancıya anne, ve aile, arkadaş ya da dost, eş ya da sevgili ya da kimsesizlik gibi taktığımız sıfatların yükleriyle Tanrı'ya ya da inanmadığımız Tanrı'ya bir kayalık yarattık. Şimdi annem karşıda yine, ışıklar açık, soba üzerindeki çayın buharı penceredeki buğu, ilkokuldaki mevsimleri anlatan pano, hep küçük kalan kitaplar var, ben bir kadını dövüyorum hayallerimde, birini seviyorum, karanlık geliyor, içeri giriyor, kuşları öldürüyor, çayı döküyor, çocuk içime giriyor, bana fısıldıyor; kırmızı bir yağmur altında kanatların olsun mu, olsun, çünkü ben uçamazsam, çayı döker, herkesin gözlerine aynı bakarım ve gece gelen karanlığı reddederim, kayalıklar yaratır ve pembe gemiyi fark edemem, haklısın, yazdım pencere buğusuna, kapı açıldı ve annem yeni bir masal için evi havalandırdı, ağlamadım. - Ağlıyorum sevgili okuyucu, sırtımdaki kan kurudu -

Üç Yıldızlı Gece

Zaman bir başkasının anlatmasıyla geçer. Biliyorum kitaplarım hiç satılmayacak belki de yazılmayacak ama anlatılacak, yazılmayan ya da bu anları anlatmak kaçan biri için sadece bir sonsuzluğun bilgisizliğini övecekler. Ama ben bunu istemiyorum, bazı şeyleri isterken ki tutkum gibi unutuşlarım, neden unutuyordum, oyuncaklarımı da sayardım, onları unutur ve bir şeye dönüştürürdüm, nasıl da korku verdi bunu yazarken. Evet bir şeye dönüştürmezsem hemen kaybetmekten korkmuştum. İnsan çocukken büyüdüğündeki korkularını düşlüyor.

Zaman bir başkasının anlatımıyla falan filan, bir şeylerden bahsettim. Şimdi bunları tekrarlamak istemiyorum çünkü gökyüzüne bakmadığımı fark ettim, şu anda ne yapıyordum, ona bakmamak için ne kutsal bir zırvaya inanıyordum da gökyüzündeki yeşilliği anlamlandırmıyordum.

Bana anlatılan gökyüzüne bakıyorum. Sanatçıların, annelerin ve Tanrı'nın bahsettiği gökyüzüne bakıyorum. Bir şeyleri anımsıyorum, bir ev, içeriye doğru yürüdüğümde camların beni korkutucu şekilde izlediğini fark ediyordum. Küçüktüm bilirsin, hemen fark ediyorsun. İçeride herkesin sevmediği bir sarı renk hakimdi. Bunları anlatıyorum sanki düşünüyorsunuz, biliyorum herkes o anda ne hatırlarsa, buna zaman ya da olağandışı zaman diyoruz.

Yine kaygılandım, bunları anlatırken, başka bir şeyle ilgilenmek istiyorum. Bu yansımalar ve sarı gölgeler işte, onlardan bahsediyorum. Sanıyorum ki; o odadan sonra uyuyorum. O odaya girdiğimde anılarımda bir uyku hali geliyor, orada bir giz de saklanmıyor, sadece yok gibi, daha önce anlatılmamış gibi, o yüzden hep bir unutma hali. Bunları o odayı anlattığımda fark ediyorum. Bunun için kendimi zamanda bekletiyorum, nefesimi tutuyorum, duruyorum, ve bunu anlatmak için nelerden vazgeçtiğimi düşünüyorum. Anlatacağım hikayedeki mızıka sesini hatırlıyorum. Gecede, üç yıldız vardı ve o kadar yakındılar ki, zaman onları korkuturdu, onlar da orada durmayı beklemeyi, zamanı dışından algılamayı. Konuşacaktım, o sesi de bir zaman anlatacaktım. Ama oyuncaklarım yetmedi, birbirine benzemekten yoruldular sanki, bir salyangoz gözlerimizde sıkışsak da, o andan piyano sesleri değişecek, bunları düzenlemek de zor olacak, her şey gibi bir şeyler devamlı zor olacak. Ölmek istiyorum, neden bilmiyorum, nerede ya da kim tarafından neden bir anlam üretmek için yaşıyordum. Bunlardan kaçıyordum. Moira bir kaçma durumudur. İtalyan Ruhban sınıfında Moire, bir başkasının inanmadığı fakat devamlı olmak isteyen bir dua gibi. Dualar da unutuştur, bunu unutma. Gece unutkan oluyorum, sabah da bazen hatırlamak için bir başkasını izliyorum. Yürüyorum, rüya da görüyorum, bazen başkasının yerine bile seviştim onlarla. Onlar benim unutmamı sağlıyor, devamlı geceden de eski bir günde, benden hepsi alınmak istendi. Bunları nasıl bir şeyle yaratmıştım, bilmiyorum ama her cennet o sarı gölgeli oda olacak, biz sadece geçtiğimiz şeye cennet diyeceğiz, piyano Tanrı'yı yarattı, onu ararken yarattı kendini tekrar tekrar.

Üzülüyorum, anlatmak istedikçe birini hatırlıyorum, gidiyor, her şey gölgeli sarı odadan çıktığımda, üç zamanın karnavalına takılmış yıldız, onları unutmak için sanatçıları öldürdüm, Tanrı'yı öldürdüm, annemi öldürdüm, belki dündü, bilmiyorum. Şimdi sözlerimde bir tablo, üç yıldızlı gece, geceye bahsetme yoksa özlemeye başlıyoruz. Kapatacağım sanırım, herkes uyudu sonuçta, ne anlatsam salyangoz gibi dolanıp, kısacak gözlerini, düşmemek için, yazmıyorum.

Boşluğun Masalı

"Uzun bir ot çekişin ardından bazen insanlar bardağa balıklama dalabilirmiş ve bardak size boşluğun masalını alatırmış" 

Doğmamış tüm çocukların gülüşüne benzeyen kadın


Boşlukta saklanırken bir anda birbirine çarparmış insan. Hepsi birbirinin gözlerindeki kirpikleri fark eder ama alamazmış, kirpikler koparılmadıkça o kişiye aitmiş. O anda da kimse kimse için koparmamış ve baharın gelişi kimselere göre gecikmiş. Şimdi bekleyişlerde sadece şu masal anlatılırmış. Bir nefes aldıktan sonra başım biraz döner ve sadece gökyüzünde Oi va voi - Tatar Love Song şarkısı yayılırmış. Keman sesiyle masal hep sarılırmış gibi başlarmış.

Bir zaman bir kadın karlara yakın dağların arasında oturduğu zamanlardan pek sonra, boşlukta kendini bulmuş ve duvarlar yükselmeye başlamış, yükseldikçe çocukluk ve kıyafetler hep daha da masumlaşırmış. Duvarda her masal gibi bir zaman sonra duraksarmış, işte o sırada insanların sesleri yavaş yavaş kaybolmuş. Onlar sessizliği yarattıkça, duvar daha da insana benzermiş. Duvarın üstünde duran ve ayaklarını sallarken gülümseyen ve gözlerini aşağıya düşüren kadın, arkasındaki zamana bir türlü bakmaktan korkmuştu. Duvarın altındakiler ise kadına yetişmek için duvara tırmansalar da sıcak bir balın etkisiyle sakinleşir ve duvardan vazgeçerlermiş. Yine yılmayanlar ve kadına sahip olmak için birbirine yardım eden insanlar duvarlardan bir İspanyol şarkılarıyla düşermiş ve tekrar insanları soluksuz bırakırmış. Kadın ve duvar aslında her zaman yanyanaymış. İkinci nefesimden sonra masala devam edeceğim.

Duvar yükselmeye devam ettikçe her şey kararmaya başlamış. Ses yükselmiş ve tüm herkesin ayaklarını daha sert vuracak bir müzikle her şeyi unutmuşlar, duvarı ya da kadını,kadının ayakları ya da göğsünde mutlaka ben olması gereken kadını, korkuyor gibiydim bu masalı anlatmaya ama bilirsiniz yazsam da masallar sadece tılsımını anlatıldığında varırmış. Duvarın rüzgarı diye bir söz vardır boşluktakilerde. Bu rüzgar insanın içinden geçermiş, dokunmaz ya da hissetmek yerine o olmak zorunda kalırmışsınız. O rüzgar kadının içinden defalarca geçmişti, o sadece sırtını dönmedi. Bunu tekrar anlatmak istiyorum, daha bu kadına roman yazılmadı. 

Üçüncü nefesimde masalı bitireceğim diye umuyordum. Duvara tırmananlar, duvarda yardımlaşanlar ya da duvarından vazgeçenler, hepsi artık yorulmuştu, kadın yükseldikçe umutlar da duvarlar kadar inandırıcı oluyordu. Ben inandırıcı ya da gerçek kelimelerini kullandıkça, bir şeyleri saklarmışım gibi geliyor. Saklananları ben görmüştüm, ben saklamıştım başkasına ait olanan saklananları, rüzgarları ya da duvarın üstündeki kadının üstündeki ve ayak bileğindeki çizikleri, boynunda portallar saklayan ve bunları sadece kendi için yok eden kadından her şey vazgeçmişti. Biz felsefede buna ne deriz ya da hangi romanda bu durumla karşılaşırız bilemiyorum. Ben yine de bu zamanda kendi zamanını yok edenlerden biriydim, masalı yazıyordum bir dakika, anlatmayacaktım, sadece bahsedecektim, şimdi ben bu ahlak kavramları neden bir keman sesine değişebilirdim. Kadın sadece gözlerindeki gece yarısından aya bakan renklerde olduğunu anlatmam gerekecekti, evet kadın sadece gözlerindeki masalı saklayan bir eksiklikte, sadece boşluğa bir sesler bıraktı. Seslerin arasından bulutlar ve çocuklar atladı, anneler ölmek için defalarca denedi bu seslerin arasında, bir uçak geldi ve kondu dizlerine, dizleri neye benziyordu bilemiyordum, bilirsem öykü yazacaktım.

Son bir nefesten sonra bitireceğimi umuyorum masalı. Çünkü neyse, bahsetmiştim, hiçbir zaman tamamlanmayı bekleyecekti. Uçağı ellerinin arasına aldı ve duvarın rüzgarıyla, kağıttan uçak okunacak halde sunuldu. Biraz baktı ve bir cümle kurdu, ben hatırlamıyorum o cümleleri, kurdu ve kağıttakiler anlatıldı. Okundukça duvar alçaldı, okundukça duvar daha da rüzgarına boğuldu ve artık kadın ve duvar adına sadece yürümek kalmıştı. Masalı basitleştirseydim uyurdunuz.

Nefes sadece kendime aitti. Kadın yürümeye başladı, sen mi yazdın diye sordu ve dokundu. O kişi evet dedikten sonra her şey ay ışığının gölgesine dönüştü, bir diğerine sen misin dedi, gözlerinden sadece karahindiba yayılan her yana baharı fısıldadı. Sen misin diye seslendi ve karşısındaki Dostoyevski - Budala adlı romanın sayfalarına dönüşüp, karıştı toprağa, kadın denedikçe herkes mutluluk getiriyordu insanlığa. Peki, sen misin, hayır diyemezdi kimse, evet dedikçe sular yayıldı, dünyada düşünce ışık kadar etkileyici geldi, sen misin, evet ya sen , evet , sen misin, evet, yazan, sen işte her şey böyle bir nehrin içinde Lethe ile dans ederken gezegenlerin hangisi olduğuna unutulmuşluklar karar verecekti. Evet ben yazdım demedikçe her şey kadına merak kazandıracaktı. Ve pek çok insan, duvar gibi kendi varoluşuna hayran kaldı. Dokundu, evet diyebildi masaldaki, evet, kadın yürüdü geçti ve dönüşmedi, hiçbir şey ona arkaya dönmenin ağırlığı vermemeliydi. Dönünce, duvara doğru yürüyen biri vardı. Yürüdü, duvara oturdular, duvar yükseldi yine, uçaklar ve kağıtlar artık arasında bir ölüm taşıyordu. Duvarda durdular, ışıklar ve insanlar daha anlaşılabilirdi, bir taraf dönülmeyen, diğer taraf ise inanılmak istenendi ve arasında dans edebildiler, o anda kimse bir şey demedi. Varlığın yüzünün güzelliğini asırlardır bekledi, dedi. Sadece derin bir kemanın geyikli geceyi yarması gibiydi. Suskunluk, sadece anlamaya niyet edilen bir suskunluk. Masal için fazla sessizlik yazdım yine. Dans bitince, peki ya öğreteceğin dua neydi, kaç ölü çocuktan duymuştun, bunları anlatacak mısın? İlk soru cümleydi ve kadın artık merak etmeye teslim olmuştu. Dans ona bir operada gülümsüyor ve ışık sevdiği mor rengine dönüştüğünü görüyordu. Ve cümleler dökülmeye başladı, dualar her çocuğun varlığını hissettiğindeki acıyla doluydu.  Duvardan düşebilmek masalı bitirecekti. Dans bitince, selamladılar ve cümlesinin sonunu dinlemek için sese ihtiyaçları vardı. Çünkü anlatıyor olsaydım, bir bardağın içinde olmayı seçerdim. Kadın arkasını döndü ilk defa, tüm bırakılmışlıkları gülümseyerek, birlikte ağlayalım mı dedi, kadın. Şimdi biraz üşümek için masalın anlatılmayan köşesine geçtiler, Alice harikalar diyarı'nda her şey tebessümü kadar harikaydı, masal aslında durdurmayı seçemediğimiz anlarda anlatılacaktı. Şimdi, gözlüğümü temizlemeli ve dişlerimi kanatmalıyım. Annelerimiz kadar şüpheciyiz yine bu gece. Anlatılacak ne kaçışlar vardı. 

Ay Işığında Bipolar



Eski Yunan'dan beri kime mektup yazsam kendini öldürüyordu. Biri sevişirken kendini astı, bir diğeri ise bekaretini namusuyla diktirdi, yaşam kısa saçlıların intikamıyla sürüp gidiyordu. Mektupları hep erteledim, kendime ya da doğmamış bir kadının kızına, belki de yaşamımızın en değişik deneyimi olan anlatmaya çalışma çabasıyla Tanrı'ya. Onunla konuştuğum zaman gerçekten iyi hissediyordum. Biliyordum, yoktu, tıpkı babasız evlerde büyüyen bizler gibi ama yine de o evin var olmasını istemek, bir keman sesinin en tiz anında içimizi rahatlatması gibi. Ya da büyük göğüslerimizi saklamak için giysilere sarmalanmamız gibi. Mektup yazacaktım, kim ölürse ölsün dedim içimden. Ben kendimi iyi hissetmedikçe, dünya bana baharlar ve yazların sıcaklığını getiriyordu. Ben soğuk zamanlarda doğmuştum ve ölmeden önce hiçbir güzel söz yazamayacaktım. Bunları fark ediyordum ve soğuk bir asansörün en tepesinde tüm şehri izliyordum. Bir Van Gogh değildim, gece yıldızlı değildi, her şey ay ışığı altında geçiyordu. Büyük bir retro vardı, tüm her şeyi buna bağlayarak kendimizi delirtiyorduk. Sözü uzatmayacağım, yalnızdım. Kendimi kimle olursa olsun yalnız hissetmiştim, anne karnında beri ya da babaların ilk tokatı ya da aldatılmaların yakalanmasındaki morfin etkisi gibiydi. Bilinçli bir Salinger okuruysanız kimseyi acı vermek için aldatmazsınız. Parmaklarım ağrıyor, yazmak istemiyorum hiçbir şey ama gökyüzünü ve ışıklardan önce anlatmam gereken bir şey vardı. Yanıma gelmen için üç kere neyden bahsetmeliydim bilmiyorum.  Her şeyi yok edecektim ama bunu tek başıma yapamıyordum. Bir masal anlatacak olsaydım hemen sen aklıma geliyordun, sana savaş alanlarını anlattığımdaki heyecanını görebilmek için. Yürüdüm, rüzgarlı tepeler arasında içki içmesem bile bir sigara içebilirdim sana anlatmak adına, bir masal gibi girsem de bir mektup gibi sana hitap etse de aslında her şey benim adıma, bir anlam arayışıydı, hiçbir zaman dışarıda dans edip, öpüşmedim. Bunları oyun oynayarak yapabilirdim. Bir oyun oynasak mı dedim ve sen geri geldin, insan bipolar olunca pek yalnız kalamıyor.

Uzun zamandır uyumamıştım, gözlerimdeki kırmızılıkların insan olduğumdan ve damarla çevrili olduğundan dolayı olmasını diliyordum. Sen hemen gözlerini yine büyük büyük açtın ve dinlemek için bir sigara yaktın, ellerinin bedenini göre iriliği aynıydı, arkadan seni izlemek bir palyaçoya bakmak gibiydi, bunları siyah beyaz bir fotoğraftan aldığım karelerden de anlatabilirdim. Oyun oynasak da sana anlatmam gerekenleri bir masal olarak başlayacağım. 

Antik Yunan'dan beri her şeyi yok eden Herostratos'un ruhunu taşıyordum. Kutsallıkların gerçek olabileceğini düşünmüyordum. Hiçbir aşk, hiçbir sevgi uzun süre bende yaşamayacaktı, kendi çocuğumu öldürecek kadar sevebilirdim. Kaç ki, yaşam seni bir şeye benzetmesin, her işten ya da zamandan kaçabilirdim fakat oyunlardan asla, benim zamanı unutmam için oyun oynamam gerekiyordu. Bunu bir ara başarmıştım, sonra bipolar olduğumu ve lityum kullanmam gerektiğini öğrendim, tüm bu enerjimin aslında herkesi üzdüğünü fark edememiştim. Senin hayalin vardı ve sen gerçekten, insanların hem hayali hem de gerçekleri yaşar, ben ise herkesin hayaliyle daha iyi zaman geçirdiğimi fark ediyordum. Geçen de metroda karşılaştığım kadını sana anlatmak istiyorum, kadın sadece gülüyordu, uzun uzun gülüyor ve donuk bakışları altında hiçbir yere gitmiyordu. Bu bana neden çekici gelmişti bilmiyorum. Sen de belki de böylesindir, neden, nasıl, kimden gidilirdi ki, herkese karşı bir şarkı yazabilirdin belki de ama kendi içindeki akvaryumda hep boğulmak için bir balık oluyorduk. 

Seninle oturduk, ne oldu diye sormadan önce bir bankta dizlerine yatıp, sadece insan olduğum için benimle konuşmanı istebilirdim. Sadece sana anlatabilirdim, her bağ bir yok oluş yaratır diye bağırabilirdim, hiçbir bağ olmadan, bir bilgisayar ekranı gibi olabilseydik ya da telefondaki tanımsız numaralardan ve önemsenmeyen ama arandığında kim ki bu, diyebildiğimiz bir şey olsaydı. Bak ben her şeyimi nereye sakladığımı bilemiyordum. Bir var bir yoksa her şey eşit demektir, herkes bir zaman vardır ama bir zaman da yok olması gerekir, bunu biz öğrenmiştik, bipolarım diye tüm kelebeklerin ölmediğini gece düşündüm, bir penreceden çıkamıyorum, sevgi dediğimiz şeyin de öldürme kuvveti olduğunu susarak anlıyordum. Annem ve her kadın kadar, babam ve her erkek kadar, her şey kadar eşit olmak zorunda değildik. Dizlerinden dolayı her şeyi yarım görüyordum, kimse nasıl mektup yazılır da bilmiyordum. Bak diye söze girdim, olayları sana sıralamak isterdim. Sen de arkasından sadece gülecek olmanı ya da gözlerin dolunca biraz yürüyüp, asansörden aşağıya, sessizlikle beklemek isterdim. Zamanı yok etmek için farklı zamanda orada farklı bir eylem gerçekleştir diyor eski yazarlardan biri. Ben gökyüzünden tüm şehre bakıyordum, kanatlarımı unuttum, çocuklarımı unuttum, yazılarımı ya da kimi ay ışığında unuttuysam hepsi döngüsüyle yok etti beni. Ölmemek için amaçlar buldum, her şeyden geçebilmek adına geceleri sadece sustum, her şeye karşı susunca sadece susmanın beni öldürdüğünü ve değiştirdiğini gördüm, her şeyi yakıp yıkmak istiyordu Herostratos'um. Şimdi sana mektubumda söylediğim sözü söyleyeceğim, varlığın yüzünün güzelliğini asırlardır bekledi Tatyana. Tatyana da öldü, bir kitabı vererek yok ettim onu. Düşünsene zaman geçirdiğin her şeyden bu kadar çabuk vazgeçebilsek, sen salıncağa binmeyeli ne kadar zaman oldu? 

Yıldızlar göründüğünde kaybolduğunu ve sende gözlerinden damlalarla bir başka gökyüzünün altında yaşadığını biliyorum. Gözlerine uzun uzun bakabilseydim anlatacaktım sana, bir roman kahramanıyla insan nasıl karşılaşır diye, belki de herkes kitap yazacak kadar yazar ya da ressam olmalıydı Van Gogh'u ya da Klimt'i, Schiele'i unutacak. Korkuyordum, hep aynı şeylere muhtaç kalmaktan. Kendimi öldürebilseydim mektup yazamayacaktım. Böyle şeylerle ben kendimi korumaya çalışıyordum, ölmemek adına yeni yok edeceğim umutlara karşı Bipolarca yakınlaşıyordum. Aslında her şeyin çirkinliği altında bir şarkı çalabilirdim. Oyun oynayalım, haydi kim bulutların olmadığı bir gökyüzünde daha iyi bir tablo ismi bulabilirdi. Sanılandan daha hızlı olabilirdi oyun, Işıklardan Düşen Engizisyon, Batı Yakasının Örümceği, Geyikli Gecenin Üzgün Kadını, Lenea'nın Güzel Tebessümü ya da daha kötü bir çeviri ile Sessizlik Üzerine Geç Montaigne gibi daha anlamsız şeyler uydurabilirdim. Konuşacak ne çok şey buluyor hasta olanlar ya da ölmemeye çabalayanlar. Tanrı'ya şirk koşabilirdik sahil yolunda, biraz nefes nefese kalırdık, seksten başka her nefes nefese kalmanın aptallığını konuşabilirdik. Üzgünlük geliyor aklıma, mektubumun bir sonu olmayacağını biliyorum, çünkü bu oyunda kendimi yaşamda tutmak için daha fazla oynamalıydım. Gidecek gibiyim, annem intihar etmediği için tüm bu acılar aslında, kimseyi de suçlayamıyordum, kaçamıyordum ve sana anlatacak ne kaldı bilemiyordum. Sen mektup yazamazsın ellerin yok, Kant'ın elleri yok, Nietzsche'nin bıyığı yok, her şeyin göründüğü gibi olmadığını bildiğimiz bir dünya yok. Antik Yunan'da demiştim; Synospea adındaki kadın kime mektup yazsa o yok olurmuş, Zeus onun mektuplarını yazarların yaşamlarına aktarmış, biri Kafka olmuş biri Anais Nin biri Tezer Özlü oluşmuş, her yazar bir yüzyıl sonrasının insanlarını yaratmış. Şimdi ben de seni bir sonraki yüzyılda sevecek, aşık olacak ya da senin gibi gülecek birine yazıyorum. Ben parkta sana anlatacağım yoksa televizyondaki siyah beyaz ışıkların, bir maviliği öldürdüğünü hiçbir zaman anlayamazsın.Virginia Woolf olsaydım, taşlarla nehirde boğulmadan önce salıncakta sallanırdım. Her kalça için uygun salıncak vardı çünkü kimse sığmayacağı bir dünyada var olamamıştı.

Hoşça Kal Cecilia

"Söylemiştim ya, en çok seni Birinci Dünya Savaşı'nda sevdim diye. Seninle öpüşmediğimiz tek yüzyıldı o. Ölüm esnasında kanlarından arasından dudaklarıma dokunduğun ve üst dudağımı da dilinle sevdikten sonra tüm zamanı sana bırakarak ve senden anlamsızca intikam alır gibi yalnız kalabilmiştim. Unutma her zaman senden önce ben öldüm. Bu yüzden sana 21. yüzyılda nerede olduğumu ya da nasıl öleceğimi, son mektubumda yazacağım."
(2. Öyküden alıntıdır.)


21. yüzyılda her şey kartopundan çığa dönüştüğü zamanlardı. Ben en çok seni izlerken yaralanıyordum. Zaman nasıl geçti bilemiyorum. Pek çok kadında seni aradığımı biliyordum. Sen neye nasıl benzerdin bilmesem de, en çok seni "Ay ışığında" şarkısında bulabiliyordum. Yaylılardan akan sesler hep bir kadının ağlamasını hatırlatırdı. Bu yüzyılda nasıl tanışmıştık. Bu yüzyılda insanlar herkesten daha kolay, tanışır ve birbirlerini severdi fakat en çok da bu zamanlarda susar ve saklarlardı. Tanrı bile bu yüzyılda bağdaş kurup izliyordu sadece. Ben de, Muhammed'ini izleyen Tanrı gibi seni izledim.

Cecilia, çok yaşlandığımı hissediyordum. Sen varken bir aralık her şeyin güzel olacağını ve sana bakarken, zamanın herkesten daha hızlı ya da yavaş akacağını umursamadan, sadece en güzel anıların sana bakmaktan geçeceğini sanıyordum. Seninle kaç yüzyıl sevgiliydik, ne kadar zaman sonra birbirimizi sevdik, bunların hiçbiri, bir edebi metin yaratamayacak da olsa, anlatmak istiyordum. Sen bu yüzyılda çok güzeldin, öncekiler gibi değildin, bir yüzyıl ben kadın diğer yüzyıl sen oluyordun. Boyun benimkinden kısaydı ve gözlerin Medusa'nın gözlerinden daha yeşildi. Ben sana bakarken taşlaşmayı aşk sanıyordum. Seninle yürüdük, yağmur altında zaman geçirdik, hiç sevişmedik seninle. sen nasıl tebessüm edersin çok gördüm, şarkıları nasıl dinler ya da sıkıldığında uzaklara nasıl dalarsın, sakinliğine nasıl kedi seversin ve sarılırsın bunların hepsini bildim. Ben seni pek çok insanla paylaşabildim, çünkü ben hep bir başkasından başladım sevmeye. Bir önceki yüzyılda senin ölümünü izledim, bu sefer ben senden önce zamanı yok saymak istiyordum. Tüm bıçakları, aileleri, zamanları, gözlerinin içinde büyüyen karanlığa kadar her şeyi ben alıp gitmek istiyordum. Seni içten içe yok etmek istiyordum. Bu yüzyılda her şeyden uzak yaşayamıyorduk. Sevgililerinle, sevgilerle, evlilerle, boşanmışlar ve ağlayanlarla, mezarlar ve ölülerle birbirimizi sevebiliyorduk. Ben bir zaman aralığında artık kalbimdeki ölümü, kalbimdeki aşkı daha fazla yaşayamıyordum. İnsanlarla seviştim, kendimle seviştim, kitaplarla, anneler ve çocuklarıyla, muhafazakarla, öldürülmüşlerle, tecavüze uğramışlarla seviştim. Ay ışığında seviştim. Ölüm gibiydi aşk, hep bir boşluk doldurma haliydi. Sendeki boşluklar hiçbir yüzyıl bu kadar acınası hissetmemiştim. Bu sefer erken kabul etmiştim, ben seni herkesten beklemiştim. Bu sefer Milena değil bendim. Hem Kafka hem Milena'ydım, hem Kierkegaard hem Regina'ydım, bir çıkmazdaydım. Kendimin böceğiydim, kendimin aşkıydım bu yüzyılda. Aslında sen ve ben aynı kişiydik, damladığımızda dağıldık, bu sefer dağılmayı sevebildik Cecilia. Ben bu mektubumda sadece sana ölmeye nasıl karar verdiğimi anlatmak istedim. Ben senin varlığını taşıyacak, senin sevgini hissedecek bir kalbe sahip değildim. Ben hep sevdiklerimi öldürüyordum, acı çektirdiğim herkese aşıktım. Ben uzak kaldıklarımı bir kağıttan uçak yapmıştım. Annemi ilk öldürmek istediğimde her güzelliğin sahibi olamayacağımı da anlamıştım. Ah anneme benzer kadınları öldürme isteğimde yok oldum. Bu dünyada Orestes olabilmeyi Antik Yunan'dan çalmıştım. Seni bir başkasıyla hayal ederek sevebildim. Sen hep bu yüzyılda bir başka sevgiye bürünmüştün. Seni rüzgarlı havalarda içime saklayabilecektim. Artık nasıl ölmem gerektiğini sana açıklayacağım.

Bu yüzyılda farklı şehirlerde değildik, savaşmadık, sadece aynı bankta oturabilmiştik. Sen ve ben oturduğumuzda yağmur da yağmadı, sadece çocuksu bir gülüşle o anda öldüğümü kimse fark etmemişti. Ben öldüğümde her şeyden uzaklaşırım, hayaletleri tanırım, hayaletlerle, ölülerle seviştiğimden bilirdim evde büyürken nasıl acı çekmemeyi. Sen hep acılarınla, saçlarını sahilde toplarken görebiliyordum. Bir fotoğrafa uzun uzun baktığımda tüm dünyayı yok edecek gözlere sahip olduğunu anladım ve öldürmen için insanlarla olmanı diledim. Tanrı ile aramdaki ilişki başkalarının iyiliği ve mutluluğu olduğu için hep söz dinlemişti. Şimdi dolaptan su alıp içmek yerine, midem öldürdüğüm her şeyin, sarılmaların, isimlerin ve tanımladığım boşlukların anlamlarını döküyorum. İşte öldürüyorum. O gece, bir gece, o gece hani bir gece, bağdaş kuramadığım o gece, seni hiç öpemediğim o gece, bir gece ama o gece bir başkasının gecesi olduğu gece, seni hiç öpemediğim ama seni nasıl öpeceğimi kurguladığım gece, aslında gece ve sabaha karşı hep tebessüm ettiğin ve bir başkasını öpme hayali kurduğum gece, sıradan ama bir gece işte, o gece ölümüm için seslendim varolanlara. Beni öpebilmen için sana acılarımı gösterdim, yüzyılımı tanıttım ve sen öpmek için sadece bir geceyarısını değil, bir başka yüzyılı bekledin ve dedim, bu beni öldürecek Cecilia, ben o gece beni öpmediğin için sana yazı yazacaktım, sana bir roman yazacaktım, romanı Cecilia adına yazacaktım ve diyecetim, bir gece sen bir bıçak ile bölemediğin zamanı, bir gecede bir gece, bir gecede benim dudaklarımı kesmeme sebep olmuştun. Ben sana sarıldığımda tüm dünyada öteki olmuş çocuklara sarılır gibi sarılıyordum. O gece üstünü örttün, inanabiliyor musun, üstünü örtmüştün, sıcaklamış ya da bedenini korumak adına, hasta olmamak, tüm her şeye karşı korunaklı olmak adına, o gece, işte o gece her yerini sarmalamıştın. O gece karar vermiştim, ay ışığı eğer pencereden içeri girecekse, bana yansıyan her yerimi kurban edecektim. Pencereden geçen tüm ışıklar arabalara aitti, hepsi gelip geçti ve hiçbir yerimi kurban edemeden geceyi işte o geceyi sonlandırdım. Sabah birlikte yürümüştük, inanabiliyor musun, yanımda yürümüştün Cecilia, ben ise kolumdaki imza ile zamana itaat etmiştim. Sonraki gece, annemden izin aldım, izin verdi, cidden dayanamıyorsan dedi.


İşte o geceyi anlattım, beni öpmenin aklından geçmediği geceyi, annem sadece " Seni fark etseymiş, sana dondurma alırdı" diyebilmişti. Dondurma her şeyin mutluluğu olabilirdi, boğazları, kalpleri, zamanı korumadan, her şeyi sadece görebildiğimizden ötesinde fark ederek, kapıdaki işlevsiz ama güzel duran tokmak kadar güçlü durmak istemiyordum artık. O gece bir dondurma aldım, içinde mavi rengi güzelce sürülmüş, arkasından anneme hoşça kal dedim, o an ise eğer kurtulursan taze fasulye ve pilav yaptım,dedi, canın çekerse gel diyebilmişti. Ben kurtulmak istemediğimi ona söylemedim, yemeği içten içe sıcak tutsun istedim. Her şeyi kapattım, televizyon, mobil interneti, modemi, elektrik ve suyu kapattım, gözlüklerimi çıkardım ve senden kalan bir fotoğrafı gözlüğümü karşısına koydum, bileklerimi babamın beni yeni doğmuşken kucağına aldığı fotoğrafın kenarıyla kesebildim. Dondurmayı kesiğimin üzerine bastırdım. Bu yüzyılda her şey farklı olunca anlam kazanıyordu. Ben farklı olduğumu o gece işte o gece fark etmiştim. Çünkü sevdiğim herkes koltukta oturmayı severdi ben ise tüm oyunlarımı yerde oynamıştım. Aramızdaki yüzyıl farkı değildi, aramızdaki aşk değildi, aramızdaki ben olma durumu değildi. Ben oyun arkadaşı ve edebi bir karakter olacağımı sanarak, seni her yüzyılda sevmiştim. Ben edebi olamayacak kadar çirkin ve kötü bir yazardım,sen ise şu anda notlarına bakarken, sana mektubumu yorgunlukla bırakıyorum. En çok boynundan öpmeyi istedim, çünkü benimle sevişseydin Salome gibi hissedecektim. Kalbim bu yüzyılda sadece güvercinleri sevebildi çünkü vapurda sadece onları izlerken bana aşık gibi bakmıştın, hoşça kal Cecilia, çünkü en çok senden kaçmak için senin bakmadığın zamanlarda sana bakabilmiştim. Sen bir uçaksın ve ben de bu uçakla içimi değil, oyunumu uzaklara girerek bitiriyorum, Kafka da bıçaklarını makinaya sıralasın artık. Seni seviyor olmaktan utanarak ve ilahi bir güçle ölmek istiyorum. Tanrı'nın Japon balıklarına verdiği donukla üşüyorum. Sen bu geceden sonra istediğin kadar üstünü örtebilirsin.

Bay Regl - I



 Yaratılış 

" Salıncaklar her çocuğun en sevimli katilidir. " 


Tanrı'nın gece karanlığından korktuğunu bir kitapta okumuştum. Geceleri insanların saklandığı gibi kendisi de üzerinde boz bir ayının imgesi olduğu, kalın bir battaniyenin içinde geçirirmiş. Bundan dolayı Dünya'nın yaratılışı biraz gecikmiş. Elinde de değilmiş, çünkü bir şeyi kurguladıktan sonra her şey kendince oluveriyormuş. Mesela bir suyu yaratabilir ama nereye akması gerektiğini tahmin edemezmiş, o konuda her şeyi bilmek zaten gereksizmiş ve yorucuymuş. Bu yüzden fazla düşünülmeyen çoğu şey adına insanları yaratmış.

Bu sözler aslında, benim yarıda bıraktığım romanın dördüncü sayfasında geçiyordu. Neden bıraktığımın sorusuna gelince, böyle bir ülkede roman yazmanın da aptalca olduğunu ve çok satılacak bir roman yazmak yerine yazmamaya karar verdim. Çok da satılmazdı, benim yaptığım çoğu şey takdire şayan değildir.

Sevdiğim hiçbir kadın bana “tebrikler, ne güzel bir yazı, yazılarını seviyorum” dememişti. Üniversite zamanlarımda bir kadın, “belki de sadece tadımlık olarak Tanrı, ağzına mağaradan çalınma bir delibalı sürmüş olabilir, demişti. Sonrasında o kadın, benim ileride iyi bir yazar olacağımı söylemişti, ne kadar ileri diye sorsaydım, soramadım, çok güzeldi. Bu yüzden, her şeyi erteledikçe, sevdiğim her şeyi hissedemez hale geldiğimi fark ettim.

İnsan, kendi yaratılışını 25 yaşında başlatır ve doğal süreçte zaman sınırlaması koymazsa, ölür ve boşunalık mutluluk verir. Ben bu duruma, zaman kanseri diyorum. Zaman kanseri, siz belli bir sürede tanımlamazsanız, sizi öldürecek kadar uzağa gönderir kendini. Daha değerli değil, sadece neleri kaybettiğiniz konusunda geceyi suçlayın. Tanrı'nın tek derdi geceyi gündüze çevirmekti, bize de bunu ölümün bir ışıkla geldiğini söyleyebilmişti.

Peki, bir romanı bitirmenin ne gibi bir amacı vardı. Aslında sadece, bir şeyi sıkılmadan bitirmeyi istiyordum. Tıpkı sevdiğim bir yemeği, tabakta bitirdiğim gibi, şu aralar, belki de uzun zamandır ne yediğimin farkında değilim. Bu yüzden gerçekten de sevdiğim yemeklerin hepsi öldü. Sadece torbaya doldurur gibi, aceleyle, karnımı doyurmaya çalışıyordum. Yavaş ve güzel bir sohbetle sonlandırılan yemekler, başka ailelerin otuzlu yaşları anımsatıyordu.
Ben anaokulu öğretmeniyim. Bilmiyorum, sizi de şaşırtıyor mu? Aslında kadın sayısının fazla olduğu bir bölüm yazmak istemiştim. Hayatımın kadınını orada bulacağım ümidiyle başladım yolculuğa, buldum da, dört yaşında Ful adındaki bir kız öğrencimdi. Onunla olan çalışmalarımızda hep beni şaşırtmıştı. Sanki büyüklerle yakalayamadığım her sohbeti, o bana açıyordu. Sorularım oluyordu ona. Ful, söylesene, neden insanlar bu kadar az gülümser, Ful söylesene huzur dediğimiz şey nedir, gibi sorularım çok olmuştu. Ful’un bana akıl verdiği zamanları bile bilirim. “Sen ağlamak istemediğin için üzülüyorsun, sen buruşuk kağıt gibi kendini gülmeye zorluyorsun, çizgi film gibi bir kadın seni bulacak öğretmenim,” diyerek konuşmalarımız sonlanıyordu. Oyun oynadığımız çoğu zaman tek başına kalmayı seçen Ful, geçen sene kanserden ölen ikizinin yanına gitmek için, annesinin doğum kontrol haplarıyla intihar etti. Dört yaşında, intiharı nasıl tanımlardı diye günlerce düşündüm. Gelmediğini anladığı için, onun yanına gitmek, derdi. Evet, onun yanına gitmek.

Bu sorgular sonrasında, kimin yanına gitmek istediğimi düşündüm. Herhangi biriyle bağ kuramamıştım. Kimsenin yanına gidemezdim, izin ister ya da müsait mi diye sorardım, çat kapı gidecek kimsem de yoktu. Bu kadar zaman neden yakın arkadaşımın olup olmadığın fark edemedim. Kendi evime çat kapı girerken bile evde hırsız olup olmadığını ya da üçüncü türden canlıların, böceklerin, cinlerin, meleklerin olup olmadığını sorgulamışımdır.
Mezuniyetimden önce birkaç sevgilim olmuştu. Bir ilişki nasıl yürümez sorusuna, kimseye aşık olacak kadar ciddi yalan söyleyemiyorum, derim. Bunlar yüzünden gelecekte, rüya gibi ya da masal belki de ama bir romanım olabilirdi ya da güvenlik görevlisi olarak geceleri, karanlıkta, Tanrı'nın korktuğu şeylerin sırlarını ben çözebilirdim. Anaokulu öğretmeni olarak staj gördüğüm süreçlerde Ful’u kaybetmek, kapısını çaldığım bir oyun parkını kaybetmiş olduğumu hissettirdi. İlaç alarak yok etmek kendini, tıbben tüm eczacıları katil yapıyordu. Ben bunları çok düşündüğümden, insanlara garip değil, sıradan geliyordum. Çünkü garipliğin artık görsel açıdan seyri değişmişti. Youtube üzerinden yayın yapanlar, gösteri çıkartanlar, sokak ortasında parti sloganı yapıp, canlı bomba olanlar yüzünden ruhuma olan ilgi 90'larda kalmıştı. Ben insanlar içinde bağıramazdım, ancak onları Davud heykelini izler gibi izler, yüzlerindeki anlamlar, mavi gözlerinin altındaki kızarık göz kapağının nedenini aramaktan başka bir şey yapmayı beceremezdim. Gülmeyi bile beceremiyordum, büyük görünmek için sakallarımı insanlar üzerinde kullanıyordum. Daha çok sakal, daha çok saygı, daha çok bıyık, daha çok entelektüel, daha çok küpe daha çok karizma, daha çok gülümseme, daha çok çirkin bir yüz, bunlar böyle olup giderken, intihar etmek adına birini aramalıyım dedim. Sevgili bulamıyordum, bari intihar edecek birini bulup, birlikte bir yaratılışa son verebilirdim.

Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” 


Gece hemen bir slogan buldum. İsim olarak bir şey girmem gerekiyordu. Ne kadar acı çektiğimi anlasınlar ve bu acının devamlılığını kavrasınlar diye, Bay Regl ismini buldum. 

Bir gösteriden çok, acısının son bulmasını düşünen bir kadın arıyorum. İntihar partneri olarak bana yardımcı olursa, yokoluştan önce, yemek yemek istiyorum. Bana ulaşmak isteyenler, mail adresim .... , mektup adresim .... lütfen, ciddi olarak ölmek isteyenler bana ulaşsın.


Neden felsefi birkaç cümle sıkıştırmadım diye düşündüm. Sonrasında, bu kişi delirmiş, bu yalnızlıktan kendini öldürmek istiyor'dan öte, sıradan bir yokoluşu seçmiş, kendi seçimi, helal olsun diye arkamdan birkaç gün üzülüp, bir ay kadar da zihinlerini işgal edip giderim, anne ve baba, aile zaten acı çekmeyi önceden seçtikleri için, buna hazırlıklı olacağını umuyorum. Evlat acısı vermesin Allah diye konuşan teyzelerin, hiçbiri kendini öldürmemiştir, sanki dört duvarı kutsal sözlerle tıkalı bir odada, sudan boğulmak gibiydi her şey.


Mektupları tek tek okumak için heyecanlanırken, ilk mail ile heyecandan vurulmuştum. Bay Regl, aynı kentte yaşıyoruz, ciddiyseniz bu gece .... parkında ölelim. İsmim Lal.

Cecilia'nın Kaybedilmiş Aşk Mektubu - 2. Bölüm

Çocukluğum, salıncak sırası beklerken, tüm insanlık tarafından katledilmişti. 

Seninle karşılaşmadığımız yüzyıllar oldu mu diye sormuştun bana. Birinci Dünya Savaşı'ndan 48 yıl önceydi. Ben daha o zaman gözleri yeşil, göz bebeklerinde siyah noktalar olan bir kız çocuğuydum. Seninle karşılaşmak için parklarda bekliyordum. Sen hangi ülkedeydin, bilmiyordum. Sadece her çocuk gibi, mutlu olacağımız yerlerin sadece parklar olduğunu düşünürdüm. Salıncakta sallananları izlerken sadece öleceğim yerin bir park olacağını umut edemeyecektim. Silahların patlamasıyla beraber, pek çok çocuk gibi ben de öldüm. Bunları mektubuma yazmak istemiyordum fakat mutsuz ve bensiz öldüğün 1800'lü yıllarda bu yaşanmıştı. Neden o yüzyılda birbirimize aşık olmadığımızı hala sorguluyorum. Neden ben bir kız çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve ölmüştüm. Öldürenler kimlerdi diye uzun uzun düşünüyorum şu anda. Çayımı bile yudumlamak istemiyorum, gerginim, üzerimde büyük bir yük ve her şeyin sorumluluğu olan günler yaşıyorum Cecilia. Aslında gülümsediğimi sadece senin görebiliyor olmanı mucizevi buluyorum fakat o yüzyıl. 

O yüzyıldaki ölüm sahnesini birkaç gündür rüyamda görüyorum. Sen benden üç yaş büyüktün ve sadece insanları öldürmenin hazzına varıldığı o yüzyılda parktaki çocukları sadece bir kişi öldürebilirdi. Sen o kişiydin, biliyordum, rüyamda gördüm. Bunu bilerek yapmamıştın fakat ama ölümümü sen istemiştin, ben buna dayanmak için karnıma sıkıca bastırmandan anladım. Sen akan kana karşılık, yüzümü hayranlıkla bakıyordun Cecilia, sen bunların olabileceğini bilmediğinden, yüzümdeki gülümsemeyi yok edecek bir ressam ararken beni öldürebilmiştin. Ağlamıyordun, sadece göz bebeklerin büyüktü ve beni neden öldürdüğünü bile soramadan, vazgeçebilmiştim bir Cortazar şiirindeki tını gibi. Benimle böyle, ellerindeki kanların ve ruhundaki insan öldürme duygunla karşıma çıkmıştın. İnsan ölürken bile aşık olmaktan vazgeçemiyor. Bu yüzden seninle sadece birlikte olmayı seçmedik. Ayrı olmayı da öldürdüğün sabahta, o salıncakların daha koyu, zamanın daha kahverengi, tozların bile daha gerçek olduğu 19. yüzyılda, beni öldürdüğünde tanışmıştık. Üzerimdeki parlak mavi kıyafet ve bir kız çocuğuna yakışır güzellikte gülüşümle, karnımdaki kanın yayılışı gibi şimdi yanağındaki beni gördüğündeki kızarıklık. Bu yüzden biz farklı yollardayız, sen beni öldürdüğün sabahtan dolayı ayrı olmayı da bir o kadar sevdik, bu yüzden aşk mektuplarımızda hep bir gitmek vardı.Ben dini inançların, Tanrı'nın ve karınca yiyenlerin arasından zamanı durdurarak, yağmuru susturarak, sevgimi ve ölümleri beraberinde getiriyorum. Sen bir ölümle beni sevebilirdin, ben bir yok oluşla sana kalabilirdim. Biz zaten zamanı durduracak kadar birbirimizi yok edecek kadar sevebiliyorduk. Tanrı tüm 19. yüzyılın aşklarının belasını versin Cecilia. Bu yüzden evlerimiz, zamanlarımızın ayrılığından acı çekmiyor, uzaktaki yollardan, kıtalar arasındaki tebessümlerden güç buluyorduk. Hiçbir zaman tek başına bir anlam bulamamıştım rüyalarda. Söylemiştim ya, en çok seni Birinci Dünya Savaşı'nda sevdim diye. Seninle öpüşmediğimiz tek yüzyıldı o. Ölüm esnasında kanlarından arasından dudaklarıma dokunduğun ve üst dudağımı da dilinle sevdikten sonra tüm zamanı sana bırakarak ve senden anlamsızca intikam alır gibi yalnız kalabilmiştim. Unutma her zaman senden önce ben öldüm. Bu yüzden sana 21. yüzyılda nerede olduğumu ya da nasıl öleceğimi, son mektubumda yazacağım. Sen şimdi, sadece pencereni aralamalısın, biliyorsun yağmurda hep bir kedi yavrusu ölür ve biri kurtulur. Ben de kapısı çalınmadan girilen odalardan, saygı duyulmayan gecelerden ve sevişmekten kaçtığım her insandan sonra kendimi boğuyorum. Şimdi bir trafik tabelası altındayız, çünkü ölmeden önce bana orada sarılmıştın ve biliyoruz ki ilk trafik işareti 19. yüzyılda kullanıma başladı ve ben seninle hep oradan ayrılır gibi, yanından ayrıldım. Sigara içmeye gidiyorum Cecilia, sen hala uyumadıysan, gece gibi kalbimi hatırla. Arkaya dönüp bakarken hiçbir zaman ölmeyeceğim. Lal gibi sessiz bir Gece'de anneler günün kutlu olsun.