Saklı Fahişeler Düğünü

Seni hiçbir zaman öpemeyeceğimi bilmek bana huzur veriyor F. Bugün yıllardan ve günlerden senden hangisi olduğunun pek önemi olmadığı günlerden. Sen bugün bacaklarını almış ya da sinirle bağırmış olduğun günlerden biri değil. Senin yaşadığının bile farkında bile değilim. Aklıma hep ölmek istediğim anda geliyorsun. Kapıyı çalmadan, zihnimde bir görüntüyle geliyorsun, saçların kıvırcık ve annenin kucağında, sanki hep o kucaktan inmemiş gibi sevmek istiyorum seni, yaşamın bir ötanazi olduğunu bildiğim için dahasını yapmak için kilo vermek ya da kilo almanı beklemek istiyorum, daha da çirkinleşmeni, yaşlanmanı, ölmeni bekliyorum. Öldüğünde arkandan bir roman yazacak olsam, kalbinin yerini hiçbir zaman bilmiyorum fakat öldüğünde toprak kokunu tüm varoluş alıyordu yazardım, uzun uzadıya yazardım. Bu gece ölen bir çocuğun, bana bıraktığı çocuk duasını sana öğretmek isterdim. F. Sen hep kendinden kaçamadığın için seninle denk geldik, yanlış yerlere kaçtığımızı, yanlış söylemlere inandığımızı hatta yara kabuklarına birbirimizin ismini taktığımızı bile biliyorum. Benim ismimi bilmiyorsun, bir insanın kucağına ezanla fısıldanan isimden intikam alması gerektiğini de biliyorsun. Sen uzak bir şehirdeyken de biliyorum. Sevişirken nasıl iç çekişinden, erojen yerinin neresi olduğunun da canı cehenneme, sen bile bilmiyorsun bunları, bunları hiçbirini bilmek istemediğin için tüm cümleleri içinde biriktiriyorsun, boğazından, gözlerinin çevresindeki günden güne dönüşerek, kendini daha da koyu, daha kadın, daha antianne, daha antikendi, daha kahramanlıklarını öldürdüğün o anlara dönüşüyor. Sen bir duvarın üstündesin ve ben de o duvara yazı yazıyorum. Arkasında yıkılan Berlin duvarındaki Nietzsche olabilir, belki Rosa Luxemburg olabilir, şimdi seni etkilemek için bir isim daha yazmamı isteyen iç duygumla yazıyorum, Clara Zetkin olabilir. Duvarın üstündeki seni görüyorum, sana dokunmak isteyen insanların bir karnavalında, bu kadar güzel olduğunu biliyor olmanın sana verdiği acıyı biliyorum. Göğsünde uyuyakalmak isterdim, beni sevmeden, bana değer vermeden, beni ben olduğum için kabul etmeden uyuyakalmak, oradaymışım gibi uyuyakalmak, gördükçe tenindeki uykuyu anımsıyorum. Saklanmadığın geceleri, hep savaşın ön yüzünde olan, her anda seni öne attıkları çocuklukla seni, seni görünce tüm tenim bana lütfen yaz diyor, yaz dedikçe F. Yazmaktan kaçamıyorum. Duvarlar insanlar duvara dokundukça yükseliyor, yükseldikçe sen bir sessizliğin ve hep hayal ettiğin ve sadece iki kişiye anlattığın o yere doğru yükseliyorsun, gidemeyeceğin ama gittiğini fark etmeyeceğin o yere yükseliyorsun. Ayak parmaklarını sevmen için yeryüzünden sana bakıyorum.
Duvarları olanların evlerindeki tüm alanlar pürüzsüz olurmuş, tenleri de dahil, yaşamlarını da bu tarzda yaşamak isterlermiş, duvarları yükselen kadınlardan biriydin, teninde kendini defalarca kapatmış bir örtü vardı, seninle bir su damlasının içinde uyuyakalabilirdik fakat her şeyin isminin değiştiği o geceyi hatırla, bir Nisan gecesiydi ve sen masal dinlemediğin ve bilmediğin için kendini kötü hissetmiştin, sadece senin bakacağın bir duvara isim koymalıydın, ne zor geçmişti Nisan ayı ve duvarlar yükselmişti, sana ulaşan insanlar dokundukça duvarlar yükseliyordu. Hiç tanımadığın birine bilet alıp, ona sırtına dokunup gitmesini söylemen gibiydi, böyle mucizelerin üzerine kitaplar bıraktın, hiçbir mucize artık bir satırdan daha güzel olmadığına inandın, çoğu zaman da böyleydi ve insanlar duvara dokundukça, teninden, ellerinden, göğsünden, ağlamadığın, güldüğün ya da sırtındaki sivilcelerinden, kendi dokunduğun kulak arkasından duvarlar çıktı. Hiçbir intikam duvarların yükselmesi kadar iyi gelmedi sana.
Yükseldi insan, bulutu, denizi, uçmayı, esmeyi buldu fakat sızmadı senin gözlerinden bir başka yere. Birlikte birbirinizi aldatacağını biri bulamadığın için duvarlarınla sen birbirinizin arasında kalmıştın, insanlar dokundukça sessizleşiyorsun. Ve insanlar üst üste çıkarak sana dokunmak istiyorlar, sana dokununca insan ne hisseder, sen ve bir yanındaki koltuktaki insan arasında ne vardı, neden sen ile başkası arasında kaldığında insan yanlış bir şey yapardı. Ben sana çocuk duasını öğretmek için kağıttan uçak yaptım ve duvarların üstünden geçerek, hiç sevmediğin fakat yastıkla uyuduğun kucağına geldiğinde, okudun, okudukça duvarlar insanlar arasına karıştı, artık insanların duvar gibi sana baktığı andasın.
Mektubu yazan sen misin diyorsun birine, dokunuyorsun boynuna sol elinle, çünkü seviyorsun sol taraftan dokunmak, elini tutmak, uzun zamandır kitaplar haricinde tuttuğun tek elin kendisi olması da ne kutsal buluyorsun, insan kendi eline benzer bir elde korku ve acıma duygularından arınabiliyor, sert ve damarlı, kuvvetli ve güzel parmaklı derken, hiçbir şeyin güzelliğini kaybetmeyeceği algısı ile bir şeyler okuyorduk, belki de mektubumdaki gibi F., bu mektuptaki cümle gibi, o romanın ilk cümlesi gibi, Varlığın güzelliğini asırlardır bekledi. Güzellik sendeki tek imge gibi saklanmıştı, çocukluk özlemlerinin önünde ne kadar güzel bir kız çocuğu dendi, ne kadar akıllı olmuştun bazen ne kadar zeki, bazen ne kadar güzel, ne kadar güzel, ne kadar akıllı ama çok güzel, güzel olmak sende sakladığın göğsün gibi, kadın olmak gibi, anlatamıyorsun hiçbir şeyi tam olarak bazı meselelerde. Dokunduğun kişi rengarenk boyalar gibi elinden aktı, sen misin dedin, evet dedi ve dokunduğunda yüksekten baktığın bir vadinin, soğuğu gibi bir rüzgarla düştü elinden, sen mi, sen mi, baloncuk, Adorno sayfaları, kar küresi, küf derken, dokundukça dönüşen insanların arasından yanımda geçtin, yanımdan geçip gitmiştin, Milena'dan daha güzel olduğunu bildiğin için geçip gittin ve geri bir adım atarak, son fotoğrafındaki bakışla baktın F. Ben saatlerdir senin gibi bakmaya çalışıyorum ayna karşısında, nasıl yapabiliyordun bunu, nasıl kendini benzetiyordun bir anlama, nasıl tenini öpebiliyordun ve kimsesizliğe dayanabiliyordun F. Ben bir ölümün ip atlayışından senin duvarlarının tozunu tenime saklayacak kadar sana yer ayırabilirken, seni görmek istiyordum içten içe, gözlerin gibi bakamıyordum, göğsünün kabarıklığında - çıplaklıktan nefret ediyorum - uyuyakalmak için görmeyi istiyordum, tüm göğsü olan herkesin güzel uyumadığın bilerek uyumayı istiyordum. Dokundun kirpiğime, ellerin kalp acısı gibi oldu, bir kağıt kesiği ya da annenin babana nefretle baktığı 1999 yılındaki his gibi, o gecenin hissi gibi, karanlığında, tek başına girdiğin yatakta hiçbir şeyini feda edemeyecek kadar korktuğun birkaç sene önceki gibi. Elimden tutmadın, tutamazdın, tutmayacaktın, tutulası olan bir ele sahip değildin fakat yürümüştük, duvar yükseldi ve duvarın geceye en yakın çizgisinde F. Benim ayaklarıma basarak dans etmek istedin, biz hiçbir zaman birbirimizle romantik olamayacak kadar anlamsızlığı biliyorduk. Bir nehirde iki kez yıkanılmazsa, biz de birbirimizle tek bir defa güzel bakabilecektik bir ömürde, dans bittikten sonra fotoğraftaki gibi baktın, omzundan Rönesans tablosundaki gibi hayal etmek için birkaç saattir zorladığım fakat ayna karşısında senin gibi bakamadığım bu gecede, o anda, işte o geceye yakın bir yerde, saklanarak yazdığım bu yazıda, yatağın altına girecek kadar küçük olmadığım bu yazıda boynun boynuma bir Persona filmi sahnesi gibi değdiğinde, romanımın ilk cümlesini kucağına fısıldadım, yer değiştirdi rüzgar beni, tenin tenimden geçti ve yine bakamadım sen gibi bir boşluğa, çocuk duasını sana öğretmem için en Fransız filmi klişesi gibi göz ucumdan, dudak ucumdan, boyun ucumdan öpmeni istedim, bunların hepsi öptükçe bir ağacın gün geçtikçe kararan kovuğuna dönüştükçe sözlerim kulağına geldi ve kendimi yükselen duvarından bir başka duvara fırlattım. Artık en zor anında bir ölü çocuktan çaldığım bana göndereceğin üç fotoğrafına karşılık üç acını senden aldım. Tanrı var olsaydı, seni yaratacak kadar kimsesiz olmazdı. Biliyorum, baban gibi gerçekleri saklamak için uzaklara bakıyorsun. Sözler değil, eylem, artık yazmamak için parmaklarımı geçmiş fotoğraflarla kesiyorum.
0 yorum: