"Anne Ne Olur Ölme" dedi Emine Bulut'un Tüm Çocukları

14:04 Yazabilen Yaratık 0 Comments



"Anne ne olur ölme" dediğimde daha dokuz yaşındaydım. İzmir'in güzel bir semtinde, sessizliğe sakinliğe yüz tutmuş, birkaç yılda bir cinayet işlenen ilçesinde, nasıl bir gece olduğunu hiç hatırlamadığım o anda, annem (şu anda başkası ile evli) avuç dolusu hap ile ağlayarak bana bakıyordu. Ölme anne, bırak bunları diyordum. Dokuz yaşındaydım ve daha Montaigne okumamıştım, ölüm üzerine çok bir şey bilmiyordum.

Annemin hikayesini anlatmak istiyordum yıllardır, Kırıkkale'de eski eşini öldüren bir erkeğin, kızının annesinin akan kanlarına bakarken bu cümleleri sarf etmesi, bende derin bir yara açtı. Öykü yazıp bunu edebileştirmek gibi bir derdim olmaması gerektiğini düşündüm. Kaç gündür sessizliğime gömüldüm. Her çocuk, her büyük, her insan bu cümleden uzun süre acı çekmeliydi. Ölmeyi seçerken aslında öldürülmüş olan annemin hikayesini anlatmak istiyorum. 

Doğu illerinden birinde doğan ve üvey baba ile büyüyen, sarışın renkli gözleri olan bir kadın, mutlaka taciz edilirdi. Doğu illerinin saklambacı iftira atılmamak ya da kezzap ya da ölümle tehdit edilmemek için evden çıkmamaktı. Sonraki yıllarda üvey babanın etkisiyle korunaklı büyüyen ve dört abisi olan annem, kendi hayallerini "okuyup da bir pezevenk ile evlenmeyecek mi?" diyen aile üyelerinin düşüncelerine boyun eğerek, kabul etmişti ve ilkokuldan sonra yaşamı son bulmuştu. Annem ilk orada ölmüştü. 

Sonrasında kendinden on dört yaş büyük babamla (akraba evliliği) evlendirilerek yaşamda bir kere daha öldürülmüştür. 

-Neden aşık oldun anne ona, babam çirkin?
-Bana dondurma almıştı.

Ölümler yıllar gibiydi, unutulmaması için tekrarlanması gerekiyordu. Aslında babamın kardeşi annemi istemişti ve vermemiştiler sonrasında yıllarca amcamın anneme olan ilgisi devam etmişti... Beni bu yüzden hiç sevmemiştir. Tanrı bilir ben sevgiye ihtiyaç duyan biri olmayı otuz yaşından sonra fark ettim. 

Annem on beş yaşında evlendikten sonra ikiz yatağı olan boş bir eve gelin gelmiştir ve hamile kalmıştır. Benden önce ölümü deneyimleyen cenin olan kardeşim, annemin gördüğü şiddet yüzünden ölmüştür. Bunun hikayesini o anlatsın isterim. 

Benim hikayemde ise, ön sevişme yaşanmadan, sırf bir hırs uğruna, ağrılarıyla acı çeken anneme tecavüz eden babamdan olmuştum. Bunu da düşür de görelim diye içine boşalmıştır. Annemin ölümü olmuştur bu, celladını doğurmuştur. Çünkü bacaklarının arasındayken dövülen ve ağlaya ağlaya sevişen bu çift sonra annemin doğmasın diye dua etmesi sonucu, yine de doğmuştur. 

Cellat her zaman çirkin olmalıdır, bir kavgada birkaç aylık kundaktaki bebeği duvara fırlatarak, gözlerimin bozulması ve ruhumun hep eksik kalmasına yol açmıştır. Dünyayı farklı bakmak sadece yazgıyla alakalı değildi, bunu da ben görmüş oldum. Çok uzak fazla yakın bir görüntüyle.

Bir tane aile fotoğrafımız var, annem ve babamın kucağındayım, bir yaşında varım ve bir pazar günü çekildiğini biliyorum. Bu da benim ölümüm, çünkü her şeyin sonsuz olacağını sanıyordum.

Konuşmaya başladığım zamanlarda anneme "Hizmetçi" diyordum, babam öyle öğretmişti. Hizmetçi su ver, hizmetçi karnım açıktı diye bir zamanım geçti. Bir kadının gururunu kıran ben sözcüklerin anlamlarını bilemeyecek yaştaydım. Bir kadını sözlerle değil, kelimelerle öldürmüştüm. Sezen Aksu şarkısı gibiydi doksanlar, ne söylesen can acıtırdı.

Çoğumuzun annesi ölüdür, sadece yaşadıklarını unutması için bunlar gereklidir. Ölüleri unuturuz, ölüm hep aklımızdadır. Peki, saçlarım uzadıkça, şiddetin türü de farklılaşıyordu. Babam bazen kanser oluyordu annemi korkutuyordu, ona itaat etmesini sağlıyordu, benim saçımdan tutup, biraz içirmeye çalışıyordu, karanlıktaki odadan onun istediği çorabı getiremediğim için ışıklar altında tokat atıyordu, annem araya giriyordu. - Anneler hep araya girerdi, cennet onların ayaklarının altında da olsa cennet yoktu, bunun için ayaklar sadece kandırmacaydı, tekmeydi, ağlatmaydı, tehditti. - 

Zaman geçiyordu, şiddetin tadını anlıyordum. Kocasının flörtöz davranışlarını kıskanan annemi, beyaz florasanlı sokak lambalarının altında saçlarından sürükleyerek dövmüştü. "Orospu, polise vereceğim, kahpe, sen yaşamayı hak etmiyorsun." Ben bu görüntünün gölgelerini görmüştüm, ışık oyunuydu, orta oyunu gibiydi, Doğu illerinin sevdiği bir görsel şölendi, herkes perdesinin arkasındaki karanlıkla izliyordu. O gün annemin gözlerindeki morlukları devlete hediye etmek isterdim. Daha çocuktum, devletle on sekizden sonra tanıştım. Annem ışıklar altında ölmüştü bu seferde.

Sonra evimize yedi kez icra gelince, tüm eşyalarımız yeniden, yine toplanmıştı. Artık evdeki sessizlik bizim gitmemize yol açmıştı, o gitmişti, annemle ben ağlasak da kimin ağlayış sesi olduğunu oda içerisinde anlayamıyorduk. Küçük güneş görmeyen bir evde annemle yaşadığımda, fark etmiştim. Evlerin hiçbir suçu yokmuş, dayak sesleri, pencere, mutfak dolabı gibi gerekli bir şey değilmiş.

Boşandılar ama hala babamın namusuydu annem. Devletin iletişim kurumunda çalıştığı için telefonumuzu her daim dinliyordu. Devlet bunun farkındaydı. O zaman şizofrenik ataklarımda arkadaşlarım olmuştu, cami önünde su içmek için durduğumda dondurmamı çalmışlardı. Yine de İzmir'in gizli bir yerinde oturduğumuzdan bizi bulamazdı, bir gün evimizin yakınından geçerken görünce, korkuyla kaçtım, hala hatırladıkça korkarım, korkuyorum, nefesim düzensizleşiyor şu an, annemi bulup dövmemesi için kaçmıştım. O gün parkın oradaki ağaçta sekiz saat saklandım gitsin diye, İzmir Büyükşehir Belediyesi bilmez benim kadar ağaçların anlamını.

Pilot olamazsın demişti benden bir yaş büyük kuzenim, senin gözlerin bozuk. Ben de o zaman öleyim dedim, salıncağı bırakıp gitti, ölüm ne korkunç bir güçtü, annem ağlayarak işten eve gelince yaşamımın gerektiğini yoksa daha büyük acılar çektireceğimi düşündüm. Montaigne okudum.

Küçük güneş görmeyen evde geçen yıllardan sonra 11 yaşında, annemin abilerinin annemi gözümün önünde dövmesiyle, tekrar babamla barıştırdılar. Ya türban ya da eski kocan diye sunulan teklifte annem ikisini de reddetti. Bıçağı Emine Bulut'un boğazına dayadıkları gibi dayamışlardı, ağladım, ölme anne dedim, ölme! Annem o gün ölmedi fakat tüm kadınlar ölmüştü.

Tüm akrabalara, aileye reddeden ve az para kazanarak geçimini sağlayan kadını sadece çocuğuyla öldürebilirdiniz. Babamın " Onu kaçırır, gözümü kırpmadan öldürürüm, evlenmezsen benimle." Yirmili yaşların ortalarında olan annem, celladı - benim yüzümden - yüzünden yine kabul etmişti. Annem yine ölmüştü ve ben de o evden çıkarken arkadaşım olan hayali kadını öldürmüştüm. Babalar hayalleri öldürüyordu.

Çocuk istismarı, erkeklerle cinsel ilişki, uyuşturucu kullanımı, banka borcu, başka bir kadına ev açma, kumar, pavyonlarda dört kadınla masada öpüşmek gibi başarılı girişimleriyle tanıdığımız babam, artık yaşlanıyordu. Tekrar evlendiler, bir çocukları daha oldu. Eve haciz geldi, çocuk açlık çekerek büyüdü ama hiçbir şey hatırlamıyordu. Dövmeye devam etti, bazen cebinde kızları yaşındaki kadınlara yüzük aldığı için bazen evde neden üzüm salkımı olmadığı için, bazen elektrik neden kesildiği için bazen de annemi ben daha çok sevdiğim için dayak yedi. Öldü, defalarca öldü. Birkaç sene sonra önüne geçtim, dayak yedikçe önünde durdum, uzağı ve yakını göremeyen ben şiddeti görebiliyordum, tadını biliyordum, annemin elindeki ilaçları ellerimle çöpe atıp, yaşayacaksın, birbirimize söz verdik anne, diyebiliyordum. Sopayla, kemerle, televizyon kablosuyla, fırlattıklarıyla, annesinin önünde, çocuğunun önünde, herkesin önünde bir sirk gibi gösteri yapa yapa dövüyordu. İstediğini sikiyor, istediği gibi dövüyor, hiç ölmeyecekmiş gibi korkusuzca yaşıyordu. Devlet arkasındaydı, Allah'a o kadar küfür etmesine rağmen hala dipdiriydi, ben onun ettiği küfürlere rağmen susan Tanrı yüzünden olmadığını anlamıştım. İbrahim'in oğluna koç gönderen, oğlunu çarmıhtan gökyüzüne çağıran, Yusuf'a kuyudan seslenen, Musa'ya ateşten dile gelen, Muhammed'e perde arkasından görünen Tanrı, bu kadar söze rağmen susuyordu. Tanrı da babamı seviyordu, o da kadınları dövüyordu belki ya da çocuklar büyüyene kadar sevmiyordu. Bilmiyorum, annem o ilaçları bırakırken, gözlerindeki yeşil rengi görünce ölmüştüm. Ölümün rengi o yeşil renkti. Sonraki sabahların birinde hasta olduğu için dayak yiyen annemi bir kapı zili kurtarmıştı. Şiddetin ortasında gelen icra memurları beni de almasın diye, bahçedeki ağacın arkasına saklanmıştım. Eşyaların hepsi gitmişti, babam da gitmişti, kaçmıştı. Artık onu bir daha aynı evde görmemiştim. Boş evin sesi beni hep ağlatır, annemin kanayan dudaklarıyla beraber ağladık...

Şimdi babam hala yaşıyor, ben onun evlendiği yaşa geldim, kendisi uzakta ve hala devlet ona aylık para veriyor, yaşıyor, hiçbir şekilde bağı yok, dünyaya neden geldiğini sorguluyor insan. Ben bu toplumda tiyatro bölümü okudum, sanat okudum, ölmemek için kitaplar okudum, öldürmemek için kadın çalışmaları okudum, annem yaşlanıyor, ben oyunlar çıkarıyorum, geçinmeye çalışıyorum. Ne devlet var arkamda ne İzmir Büyükşehir Belediyesi farkında, ağaçlar, evler ve öldürülmüş anılarımız farkında. Hala korkuyorum evimi kimse öğrenmesin diye... Psikolojik olarak nasılım, nasıl bir insanım bunu hiç bilemiyorum. Neden korkuyorum diye soruyorum, ürettiğim şeylerden korkuyorum, anlatamadığım yazamadığım şeylerden korkuyorum, kendimi öldürüyorum ben de. Erkekliğin şiddetini kendime uyguluyorum, baskılıyorum kendimi, üzüyorum, tüm dünyanın suçu benim yüzümdenmiş gibi sanıyorum, tüm öldürülen anneler benim yüzümden ölüyor sanıyorum, tüm ağlayan çocuklar benim yüzümden, bağıramadım eşyalar giderken, babama bir kere bile vuramadım, onu dövemedim, ona sarılamadım, onun kim olduğunu bile bilmiyorum. Onun kokusu nasıldır bilmem, nasıl güzel sözler söylediğini bilmem. Ben kendimi tamamlayamamış bir varlığım, çünkü defalarca öldürülen annelerim ve sustuğum, korktuğum anlar oldu. Bunların hepsine Tanrı bile kayıtsız kaldı. Bu yüzden anneler ve çocuklar birlikte ölür, bunu ne din ne devlet anlar.

Babam hala yaşıyor, kaç yüzyıl yaşayacak bilmiyorum. Benim alacağım bir hayat var kendisinden, keşke bizler de boğaz kesebilsek, keşke bizler de öldürebilsek, keşke bizler de küfür edebilsek ve keşke bizler de erkek olabilsek! Bizler olamayız çünkü "ne olur " kelimesini kullanacak kadar insanız.

Bu anlattıklarımın bir kısmı da benim ölümüm.
Ben kimseyi öldürmemek için ölmeyi bekliyorum.




0 yorum:

Sabah Aydınlığının Tanrı'sıyla Kahvaltı - I.Bölüm

14:47 Yazabilen Yaratık 0 Comments

Cennet bir varsayımdan ibaretti, orada yaşanan tek olay Adem'in cennetten kovuluşuydu, ben bugün yüzyıllardır anlatılan tarihsel olaydan daha fazlasını yaşadım. Yemek yaptım, dişimi kanattım, caddeden geçen arabaların hala bir yere mutlulukla gidiyor olduğunu düşündüm, göğüs ucuma dokundum, omzumu öperken kettle'ın sesini duydum. Tüm bu yaşananlar cennette olsaydı şimdi Tanrı bana kulluk ederdi.  Bu varsayımlardan bir diğeri de tabi , oturdum kendi yaratılış destanımı yazarken ilk cümle şu oldu;

" Bana düşman olun ki, kendi eksikliğimi hissetmeyeyim" Benim Tanrı'mdaki istek saygıydı, sonra ilk insanı yaratıp kovmam gerekiyordu. Yaratacağım karakteri düşlerken o çoktan gitmişti. cennet boş kalınca altını yakıp, harlamak istedim. Devamında Feminist Hermeneutik ile kafam karışınca Dünya'yı yaratıp bıraktım çünkü anı düşünmedim, sadece yaşadım. Tıpkı kutsal kitabı yazayım derken Netflix'in entelektüel "nimülasyonunda" kendi gerçekliğimi "HD" yapmakla uğraşırken buldum.  Kutsal kitaplar yarımdır çünkü insan ve Tanrı yoktur sadece yeşilçamdır. Şimdi anlattıklarımı unutmak için meditasyon yapacağım sonra peygamber göndereceğim.

II.

Biraz peynir kestim, doğradım demedim ama içimden doğradım demek geliyordu. Doğradım deseydim bunun üzerine aklınıza sebzeler gelecekti, doğrama kelimesi hep onunla özdeşleşmişti, ben doğradığımı düşünüp buraya kestim diye yazmak zorundaydım. Bunu kutsal kitaplarda da Tanrı'nın yaptığını fark ettim, bir şeyleri yazmak zorundaydı çünkü insanlar böyle alışmıştı, onların istediği gibi anlatıp, isteklerinden uzaklaşmıştı. Ben de kutsal kitabımı tamamlarken bunu atlamadım ve içimden gelenleri yazmamaya karar verdim. Kendimden "o" diye de bahsetmek istemedim, insanın yazacağı bir kutsal kitapta kendini zaten aradığı için o dediğimde hep bir kişi sanacaksınız, beni o kelimesine değer görmeyeceksiniz, sizler de alışmışsınız. Peygamber göndereceğimden bahsetmiştim, ilk önce insan kendi peygamberini etrafında arar. Bir instagrama girdim, birkaç insan baktım, hepsi güzel fotoğraflarıyla sevişmeyen insanlardı. Peygamber dediğin biraz felsefeden anlamalı ve saçma düşüncelerle kendini olumlamalı ve reddetmeli, tutarsız olmalı peygamber dediğin, insanların önüne çıkınca Tanrı'dan kutsal sözler çıkıyormuş gibi olmalı, biraz da zengin olmalı, peygamberin eksiklikleri de olmalı, aşkta mutsuz olmalı mesela, aldatılmalı fakat hiçbir zaman fark etmemeli, bunu fark ettiğinde ise kendini Tanrı tarafından bunlara izin verilmeyeceğini düşünmeli, bunların yanında akrabaları olmalı, onlar tarafından güvenilir görülmeli fakat bir yere saklanmalı, uzun zaman kitap okumalı ve kitapları sadece aklına düştüğü kadar yorumlamalı, hep bir onay bulmak için uğraşmalı ve yaratıcı olmamalı, böyle insanlarla zaman geçirdiğimi hiç düşünmemiştim, ondan nefret etmeliler bir de, iyiliğiyle nefret edilecek biri haline gelmeli, neyse peygamber olacak iki kişi buldum, onlarla konuştuğumda ise hiç zamanlarının olmadığını söylediler, peygamber göndermek için iyice mutsuz olmam gerekiyordu, dünyada düzen de çok normaldi, Lut kavmi yoktu, İsrailoğulları teknolojide gelişmişlerdi, pek çok kitap basılmıştı, ben kendi dinimin kitabını bile yazmaktan yoruluyordum, ben söyleyecektim ve peygamber not alır diye düşünmüştüm. 

Peygamber de ben olacaktım, karar verdim, Tanrı olarak kendimi dünyaya gönderdiğimi ve simülasyon kuramına göre iki farklı benin bir yaratılışta yardımcı olmasının çok normal olduğunu düşündüm. İlk önce Starbucks'ta oturdum, kahvemi aldım ve vahiy bekledim, insanın kendi kendine konuşması bile azaldığını fark ettim, bekledim, beş saat sadece instagramdanki yazıları okudum, hepsi çevre kirliliğiydi, gözlerim onlardan yoruldu, kalktım, yemek yemek için para ödedim ve vahiy gelmediği için yürüdüm, mide bulantım başladı, yine hamile mi kaldım diye düşündüm, korkuyordum, Dünya ile düzenli bir ilişkim olduğundan doğurmam gerekiyordu, doğuracağım şey ise din olacaktı. Din doğurmak pek zordu, zordu, çünkü bazen kromozomlar ve genlerden dolayı ikiz - üçüz olma durumu olabiliyordu.

İlk vahiy geldi; duştayım şu an, sular göğsümden damladıkça aklıma bir şeyler geliyordu, sonra daha fazla gelmediğini fark ettiğimde bugün bu ayeti bitireceğim diye not almıştım telefonuma, kendime dokunmaya başladım, tam boşalacak gibi olduğumda aklıma düşünceler geliyordu, o anda hemen bırakıyordum ve sesli bir şekilde aklıma gelenleri söylüyordum, söyledikçe aklımda tutmaya çalıyordum, dokundukça daha keyifli gelmeye başlamıştı, boşalmak istiyordum ama bunu yapmamalıydım, sözcükleri kulaklarımla duymalıydım, aralarda başımı gelen suyun sıcaklığıyla boğuluyor gibi olsam da sesleniyordum, sesim de güzel çıkıyordu, bu dinimin ilk sözleri olacaktı. Fakat tamamlayamıyordum, çünkü titremek istiyordum, bağırdım, bitmeli sözlerim bitmeli, kendi yaratılış destanımı tamamlamam için sözcükler gerekli dedim fakat bunu yapamıyordum, kendime dokundukça kendimden geçiyordum, aklımdan bir anda Platon geçiyordu, arkasından Rönesans tablolaları geçiyordu, Goya'dan nefret ediyordum, Klimt'in öpücüğüyle titrediğimi fark ettim, bir karanlık çöktü ve sabun düştü, eğilmek istemiyordum, eğilip almayacağım dedim, al dedi içim, yıkanacaksın, vahiy gelecek dedi, almayacağım, eğilmeyeceğim almayacağım dediğimde bölündüm, ışıklar rengarenk göründü, sanırım tansiyonum düşüyordu, her şey parlaklaştı ve sabuna eğilmeyen benden bir şeytan çıktı, hemen duştan çıktı, kıyafetlerimi aldı, götürdü, çıktım hemen ve üşümeye başladım, havlularımın markası her zaman Halil Cibran'dan olmuştu, mağripli bir kadından aldığım havlularımı alan şeytanı kovmam gerekiyordu, şimdi ellerimle yüzümü sildim, aklıma sözcükler gelmiyordu, sırılsıklam oturdum ve ağlamaya başladım, hiçbir sözcük çıkmıyordu aklımdan, insana dönüşmüştüm. Şimdi kendi Tanrım olamayan ben, insan olmak zorundaydım, sabunu eğilerek aldım ve tuvalete attım, üç kere sifonu çektim ve köpürdü, izledim, çamaşır makinasını sonra çalıştıracaktım. 

Yatak odasına gitmem kırk beş dakikayı buldu, uzandım, üzerimi örttüm ve sadece ağladım, deprem olduğunda da uyumuşum, şimdi karanlıktayım ve rüyayı yaratmam gerekiyor yoksa hiçbir insan bu dünyada var olamazdı, Tanrı olamadım, vahiy gönderemedim ve peygamberliğimi ilan edemedim, sanıyorum bir yerde eksiklik vardı, bunu öğrenmek için eski Tanrı'larla görüşmem gerekiyordu.  Ben hiçbir sözcüğü bilmiyordum. Sonrasında şeytanımla tanıştım rüyamda ve bana şunu söyledi; seni oraya götürebilirim, sadece elektrik ve su parasını yarın yatırmaman gerekiyor sonrasında ben seni bulacağım, nasıl instagrama gireceğim diye düşündüm fakat daha olgunlaşmadığımı fark edip kabul ettim. Yarın gece semavi dinlerin Tanrı'sıyla görüşmek için şeytanımla gideceğim. Benim biraz kafam karıştı çünkü ben daha kendi ismimi bilmiyordum. 

0 yorum:

Kayalıkların Eşitliği Üzerine Bir Ayrılık Mektubu

13:45 Yazabilen Yaratık 1 Comments

Haklısın, dedikten sonra ağladı annem, her kadın mutlaka öldürülmeyi hak ediyordu, çünkü ölmek gitmek demekti.

Gecelerde, şarkılarda derin bir boşluklar vardır. Birleştikçe görüntüler de birbiri arasına sıkışır. Gökyüzü ve evren gibidir, genişledikçe zamanlar sıradanlaşır. Benim hikayemdeki süreçte böyleydi, birkaç şarkı arasına her şeyi sıkıştırmıştım. Dinledikçe her şey birbirini hatırlatıyordu. Bir anda ışıklar sönüyordu, ilk defa annemle konuşuyordum koltukta. Dizlerimizi çekmiştik karnımıza ve şiddet hikayeleri anlatıyorduk. İlk yediği dayağında dudaklarının patladığını masal olarak anlatıyordu. Mor nehirlerden bahsediyordu, kırmızı gökyüzü ve zamandan, yeşil derin okların arasından fırlıyordu. Tüm ağaçların üstünden gökyüzünün maviliğinden kaçarken, bir anda kasıklarını ağaç dallarına veriyor. Ağaç dalları hep farklı, hepsi aynı anda kasığını parçalıyor, kasığındaki etler her yere fırlıyor ve tüm ağaçlar kendi aralarında rüzgarla konuşuyorlar. Yağmurun etkisiyle annemin kasığından bir parça denizi buluyor, kayalıklarda duruyor, ıslanıyor, köpürüyor ve kuruyor, ölmüyor hiçbir zaman, çünkü bir başkası geliyor, bir başka ağaç, bir başka denizle birleşiyor, olayları bakınca her şeyin döngüsel olduğunu düşünüyorum masalda, tekrar birleşecek diyorum, denizler kuruyor, ağaçlar yükseliyor, kasığından tekrar doğan annem, bir başkasından kaçmaya başlıyor, ışıklar açılmıyor ,masal bitmemesi için bildiğim duaları edeceğime söz veriyorum.

Hiç edemiyorum, zaman olmuyor, masal bitmiyor, eve biri giriyor, tüm kasıkları unutturuyor, ikimizi bir güzel mor denizde boğuyor, çocuk değilsin soyun diyor, annem ve benim kasığımı aynı anda parçalıyor, biz bunu istemiyoruz, gökyüzünü göremiyoruz, ışıklar kesildi. Hiçbir şey gelmiyor aklıma, kurtulmak için kendimden doğamıyorum, babam içimize boşalıyor ve gidiyor, kayboluyor gözden, uzun yıllar ağaçlar susuyor ve hep bir ağrıyla devam ediyorum, kardeşimi doğurmak istemiyorum. Bu yüzden haklısın diyor, sen haklısın diyor karnımdaki çocuk. Sen her şeyi hissedeceğini sanarak büyüdün, mor denizin, pembe geminin ve büyük bir dağın üzerinde duran dumanın hep amacını anladın ve haklıydın. Bağıramıyordum, ağzımın işlevi değiştirilmişti.

Kayalıklarda onları öldürmek için alagözlerimi kör edeceğimi söyledi pembe gemi. Ben ise onu görmediğim anlarda kasıklarımı kesiyordum, kayalıkları oyuyordum. Karanlığa benziyordum gitgide, her şeyi ben değiştirecektim. Kanatlar çizdim kayalıklara, ağlama dedim, kanatlar çiz, orospu gibi davranma kanatlarını çiz, babanı düşünerek orgazm ol, kanat çiz, anneni doğur, kanat çiz, bunlar sayesinde ayakta duracaksın, oyunlar yarat, kanat çiz, şarkılar kesintiye uğradığında her şey karanlığa dönüşüyordu, evler birbirine, insanlar birbirine benziyordu, kimse sevişirsen seviş, kimle uyursan uyu herkes aynı görünüyordu. Kayalıkları tırnaklarımla kazıdığım son on yıl boyunca bağırdım.

Eşitlik istiyorum. İnsanlığın ya da Tanrı'nın değil, eylemin eşitliği. Ben haklı olmak değil, mutlu olmak istiyorum. Kayalıklar dinlediler, denizin rengi erguvana döndü. Birileri benzedi kayalıklara, kanatlar çizdim, kopardıkça, kendimdeki iyi olma halini düşündüm. Doğuramadım, kimseye ait olamadıkça, kendime kızdım, kasığımı kayalıklarda ezdim, yok ettim, erguvan rengi kaçtı denizden. Saçlarından tuttum kayalıkların, her insanın yüzüyle bana fısıldadı, sen hiçbir zaman değişmeyeceksin, sen kardeşini doğurmadığın sürece değişmeyeceksin, sen karnında tuttuğun sürece öleceksin, kendini öldürmediğin her gün sen bağıracaksın. Kayalıklar kollarımı çiziyordu.  - Durun sevgili okuyucu, bıçakla belimi keseceğim, çünkü on sene önce de bunu yapıyordum. Sinirlendiğim ve acı çektiğim zaman belimi kesiyordum, kağıtla denedim, yazdığım öykülerle fakat sonra canım yanmıyordu, tırtıklı bir ekmek bıçağı güzel gelebiliyor, insanın geçmişinde, pazar sabahlarında, ailelerin arasında, sevdiklerinizle ya da geçmişteki odalarda kokuyla uyandığınız ve yola çıktığınız, tatile gittiğiniz, kavgalar sonrasında birlikte yemek yediğiniz gecelerde, ben ne gördüysem onu yaptım, ben bıçaklarla belini kesen bir kadını sevdim, bıçaklarla ekmek kesen ve beni bekleyen bir kadını sevdim, annemi sevdim, ona aşıktım, onunla ve kayalıklarla olamayacaktım, kendi kızımı doğuracaktım, ona aşık olacaktım, onu da öldürecektim, herkesi öldürecek ve belimdeki güzel geçişli çizikleri hatırlayacaktım.Bana biraz zaman verin - Kayalıklarda parçalanmadı, ben de parçalanmadım, deniz hiç hareket etmedi, gemi de orada durdu, her şey sanki normalmiş gibi yaptık çünkü tüm insanlığın kasığı paramparça yağmur gibi kırmızılıktan aktı, onların arasında nasıl mutluydum, nasıl akıyordu, nasıl da koşuyordum, daha da aksın, daha da mutlu olayım istiyordum, arkadaşlarımın, sevdiklerimin kasıkları kanaya kanaya üstümden akıyordu, ayaklarımla basıyordum. Onlar artık mutluydular, bunlara ihtiyaç yoktu, bizim birbirimize ihtiyacımız yoktu dedikçe kayalıklar bir anda yok oldu, kimseye ihtiyacımız yok, dedikçe deniz kayboldu, pembe gemi ve ben, ağaçlar, masallar ve pazar gecelerindeki kimsesiz ailelerin şiddet uygulayan çocukları duruyorduk. - Belimi iki yerden kestim sevgili okuyucu, uzun zaman olmuştu,ilk önce tereddüt ettim, elimi yanan ateşin üzerine dokundurunca, o acıyla kestim, ondan sonrası ardı arkası geldi, bir kere yapmış olmak yine yapacağın anlamına gelmiyormuş, uzun zaman ve nedenler gerekirmiş, haklıydı, nedenler gerekliydi. - Sadece birbirimize baktık, artık yağmur dinmişti, kıpkırmızı olmuştum, enerjim ve mutluluğum yüzümden okunuyordu, artık eşitlenmiştik, kayalar yoktu, ağaçlar yoktu, tenimiz yoktu, sakladığımız ve anlatmadığımız hikayeler yoktu, hepsi vajina ve penis yağmuru arasında kana karıştı, üzerimde kuruyordu her şey, yaşam gibi. Şimdi her şey görünürdü ama hareket edemiyordum. Çünkü kayalık yoktu, yol ve ağaçlar yoktu, aradakilerin anlamı kaybolmuştu. Haklıydı üzerimdeki kan kurumak için, artık hiçbir şey eşit değildi ve her şeyin bağı koparılmıştı. Ağladım, - ben ağlamıyorum sevgili okuyucu - Ağladıkça denizler ortaya çıkıyordu, hatırladıkça ağaçlar, bahsettikçe masallar ve görünce kayalıklar... Pazar gününün mutlu aile Tanrı, Allah'ı ya da her ne derseniz de yaratılmaya zorunda kalıyordu. Her şey eşitlendi fırsatlar ve yaşamak için, - ışıklar kesildi sevgili okuyucu bir anda, mumlar var evde, küçük ve beyaz, hiçbir kokusu olmayan mumlar, onlardan yakmalıyım - yaşamak için kardeşimi doğurmam, annemi doğurmam, onları mutlu ederken hata yapmamam gerektiği de yaratılmıştı - içeri bir adam girdi sevgili okuyucu, biraz tartıştık, kalçama akan kanı gördü ve kanı diliyle tadına baktı ve şu anda zorluyor beni, biraz yakınlaşıyor ve istemiyorum, canımı yaktıkça, belimdeki kanın daha güzel aktığını fark ediyor, küfür edemiyorum, şarkı dinliyorum, sesimi yükseltmiyorum sevgili okuyucu, sevdiğim şarkıyı dinliyorum, kasığını içime sokuyor, hayır diyorum, şarkının son sözleri çok güzel, ay ışığında diyor, o da yaratılmış bu gece, devam etme diyorum, şarkıyı unutuyorum, sadece yerdeki üçebeş metre olan halıya dudaklarım değiyor  - kanatlarım çıkıyor yine, haklısın diyorum, kanatlarım da haklı, eşitlik buydu diyorum, kapıyı çekiyor ve çıkıyor, şarkı bitti mi sevgili okuyucu, belimdeki kan peki? Bu gecenin masalındaki canavarı kapıyı çekti, gitti, şarkı da bitti, her hayalet, her canavar, her yaratık içi boş bir oda ve insan sevgili okuyucu, ne doldurduysam onunla yürüyordum, masalın sonunu yazıyorum şimdi, üstüme boşalmasından korkuyordum, iyi ki içim - Kayalıkların eşitliği üzerine bir ayrılık mektubu tekrar yazıldı.

" Senin kardeşin olarak dünyaya gelmeyi ve seni kendim doğurmuş olmayı isteyecek kadar çok seviyorum. "

"Ayrılmalıyız"

- Sevgili okuyucu, romanımın ilk cümlesini tırnak içine aldım, sırtımdaki tırnakların arasında da bir cümle var -

Mektup sonlandı, şimdi kimi sevmeye inandırmışsak, her yabancıya anne, ve aile, arkadaş ya da dost, eş ya da sevgili ya da kimsesizlik gibi taktığımız sıfatların yükleriyle Tanrı'ya ya da inanmadığımız Tanrı'ya bir kayalık yarattık. Şimdi annem karşıda yine, ışıklar açık, soba üzerindeki çayın buharı penceredeki buğu, ilkokuldaki mevsimleri anlatan pano, hep küçük kalan kitaplar var, ben bir kadını dövüyorum hayallerimde, birini seviyorum, karanlık geliyor, içeri giriyor, kuşları öldürüyor, çayı döküyor, çocuk içime giriyor, bana fısıldıyor; kırmızı bir yağmur altında kanatların olsun mu, olsun, çünkü ben uçamazsam, çayı döker, herkesin gözlerine aynı bakarım ve gece gelen karanlığı reddederim, kayalıklar yaratır ve pembe gemiyi fark edemem, haklısın, yazdım pencere buğusuna, kapı açıldı ve annem yeni bir masal için evi havalandırdı, ağlamadım. - Ağlıyorum sevgili okuyucu, sırtımdaki kan kurudu -

1 yorum:

Üç Yıldızlı Gece

15:42 Yazabilen Yaratık 0 Comments

Zaman bir başkasının anlatmasıyla geçer. Biliyorum kitaplarım hiç satılmayacak belki de yazılmayacak ama anlatılacak, yazılmayan ya da bu anları anlatmak kaçan biri için sadece bir sonsuzluğun bilgisizliğini övecekler. Ama ben bunu istemiyorum, bazı şeyleri isterken ki tutkum gibi unutuşlarım, neden unutuyordum, oyuncaklarımı da sayardım, onları unutur ve bir şeye dönüştürürdüm, nasıl da korku verdi bunu yazarken. Evet bir şeye dönüştürmezsem hemen kaybetmekten korkmuştum. İnsan çocukken büyüdüğündeki korkularını düşlüyor.

Zaman bir başkasının anlatımıyla falan filan, bir şeylerden bahsettim. Şimdi bunları tekrarlamak istemiyorum çünkü gökyüzüne bakmadığımı fark ettim, şu anda ne yapıyordum, ona bakmamak için ne kutsal bir zırvaya inanıyordum da gökyüzündeki yeşilliği anlamlandırmıyordum.

Bana anlatılan gökyüzüne bakıyorum. Sanatçıların, annelerin ve Tanrı'nın bahsettiği gökyüzüne bakıyorum. Bir şeyleri anımsıyorum, bir ev, içeriye doğru yürüdüğümde camların beni korkutucu şekilde izlediğini fark ediyordum. Küçüktüm bilirsin, hemen fark ediyorsun. İçeride herkesin sevmediği bir sarı renk hakimdi. Bunları anlatıyorum sanki düşünüyorsunuz, biliyorum herkes o anda ne hatırlarsa, buna zaman ya da olağandışı zaman diyoruz.

Yine kaygılandım, bunları anlatırken, başka bir şeyle ilgilenmek istiyorum. Bu yansımalar ve sarı gölgeler işte, onlardan bahsediyorum. Sanıyorum ki; o odadan sonra uyuyorum. O odaya girdiğimde anılarımda bir uyku hali geliyor, orada bir giz de saklanmıyor, sadece yok gibi, daha önce anlatılmamış gibi, o yüzden hep bir unutma hali. Bunları o odayı anlattığımda fark ediyorum. Bunun için kendimi zamanda bekletiyorum, nefesimi tutuyorum, duruyorum, ve bunu anlatmak için nelerden vazgeçtiğimi düşünüyorum. Anlatacağım hikayedeki mızıka sesini hatırlıyorum. Gecede, üç yıldız vardı ve o kadar yakındılar ki, zaman onları korkuturdu, onlar da orada durmayı beklemeyi, zamanı dışından algılamayı. Konuşacaktım, o sesi de bir zaman anlatacaktım. Ama oyuncaklarım yetmedi, birbirine benzemekten yoruldular sanki, bir salyangoz gözlerimizde sıkışsak da, o andan piyano sesleri değişecek, bunları düzenlemek de zor olacak, her şey gibi bir şeyler devamlı zor olacak. Ölmek istiyorum, neden bilmiyorum, nerede ya da kim tarafından neden bir anlam üretmek için yaşıyordum. Bunlardan kaçıyordum. Moira bir kaçma durumudur. İtalyan Ruhban sınıfında Moire, bir başkasının inanmadığı fakat devamlı olmak isteyen bir dua gibi. Dualar da unutuştur, bunu unutma. Gece unutkan oluyorum, sabah da bazen hatırlamak için bir başkasını izliyorum. Yürüyorum, rüya da görüyorum, bazen başkasının yerine bile seviştim onlarla. Onlar benim unutmamı sağlıyor, devamlı geceden de eski bir günde, benden hepsi alınmak istendi. Bunları nasıl bir şeyle yaratmıştım, bilmiyorum ama her cennet o sarı gölgeli oda olacak, biz sadece geçtiğimiz şeye cennet diyeceğiz, piyano Tanrı'yı yarattı, onu ararken yarattı kendini tekrar tekrar.

Üzülüyorum, anlatmak istedikçe birini hatırlıyorum, gidiyor, her şey gölgeli sarı odadan çıktığımda, üç zamanın karnavalına takılmış yıldız, onları unutmak için sanatçıları öldürdüm, Tanrı'yı öldürdüm, annemi öldürdüm, belki dündü, bilmiyorum. Şimdi sözlerimde bir tablo, üç yıldızlı gece, geceye bahsetme yoksa özlemeye başlıyoruz. Kapatacağım sanırım, herkes uyudu sonuçta, ne anlatsam salyangoz gibi dolanıp, kısacak gözlerini, düşmemek için, yazmıyorum.

0 yorum:

Boşluğun Masalı

13:59 Yazabilen Yaratık 0 Comments

"Uzun bir ot çekişin ardından bazen insanlar bardağa balıklama dalabilirmiş ve bardak size boşluğun masalını alatırmış" 

Doğmamış tüm çocukların gülüşüne benzeyen kadın


Boşlukta saklanırken bir anda birbirine çarparmış insan. Hepsi birbirinin gözlerindeki kirpikleri fark eder ama alamazmış, kirpikler koparılmadıkça o kişiye aitmiş. O anda da kimse kimse için koparmamış ve baharın gelişi kimselere göre gecikmiş. Şimdi bekleyişlerde sadece şu masal anlatılırmış. Bir nefes aldıktan sonra başım biraz döner ve sadece gökyüzünde Oi va voi - Tatar Love Song şarkısı yayılırmış. Keman sesiyle masal hep sarılırmış gibi başlarmış.

Bir zaman bir kadın karlara yakın dağların arasında oturduğu zamanlardan pek sonra, boşlukta kendini bulmuş ve duvarlar yükselmeye başlamış, yükseldikçe çocukluk ve kıyafetler hep daha da masumlaşırmış. Duvarda her masal gibi bir zaman sonra duraksarmış, işte o sırada insanların sesleri yavaş yavaş kaybolmuş. Onlar sessizliği yarattıkça, duvar daha da insana benzermiş. Duvarın üstünde duran ve ayaklarını sallarken gülümseyen ve gözlerini aşağıya düşüren kadın, arkasındaki zamana bir türlü bakmaktan korkmuştu. Duvarın altındakiler ise kadına yetişmek için duvara tırmansalar da sıcak bir balın etkisiyle sakinleşir ve duvardan vazgeçerlermiş. Yine yılmayanlar ve kadına sahip olmak için birbirine yardım eden insanlar duvarlardan bir İspanyol şarkılarıyla düşermiş ve tekrar insanları soluksuz bırakırmış. Kadın ve duvar aslında her zaman yanyanaymış. İkinci nefesimden sonra masala devam edeceğim.

Duvar yükselmeye devam ettikçe her şey kararmaya başlamış. Ses yükselmiş ve tüm herkesin ayaklarını daha sert vuracak bir müzikle her şeyi unutmuşlar, duvarı ya da kadını,kadının ayakları ya da göğsünde mutlaka ben olması gereken kadını, korkuyor gibiydim bu masalı anlatmaya ama bilirsiniz yazsam da masallar sadece tılsımını anlatıldığında varırmış. Duvarın rüzgarı diye bir söz vardır boşluktakilerde. Bu rüzgar insanın içinden geçermiş, dokunmaz ya da hissetmek yerine o olmak zorunda kalırmışsınız. O rüzgar kadının içinden defalarca geçmişti, o sadece sırtını dönmedi. Bunu tekrar anlatmak istiyorum, daha bu kadına roman yazılmadı. 

Üçüncü nefesimde masalı bitireceğim diye umuyordum. Duvara tırmananlar, duvarda yardımlaşanlar ya da duvarından vazgeçenler, hepsi artık yorulmuştu, kadın yükseldikçe umutlar da duvarlar kadar inandırıcı oluyordu. Ben inandırıcı ya da gerçek kelimelerini kullandıkça, bir şeyleri saklarmışım gibi geliyor. Saklananları ben görmüştüm, ben saklamıştım başkasına ait olanan saklananları, rüzgarları ya da duvarın üstündeki kadının üstündeki ve ayak bileğindeki çizikleri, boynunda portallar saklayan ve bunları sadece kendi için yok eden kadından her şey vazgeçmişti. Biz felsefede buna ne deriz ya da hangi romanda bu durumla karşılaşırız bilemiyorum. Ben yine de bu zamanda kendi zamanını yok edenlerden biriydim, masalı yazıyordum bir dakika, anlatmayacaktım, sadece bahsedecektim, şimdi ben bu ahlak kavramları neden bir keman sesine değişebilirdim. Kadın sadece gözlerindeki gece yarısından aya bakan renklerde olduğunu anlatmam gerekecekti, evet kadın sadece gözlerindeki masalı saklayan bir eksiklikte, sadece boşluğa bir sesler bıraktı. Seslerin arasından bulutlar ve çocuklar atladı, anneler ölmek için defalarca denedi bu seslerin arasında, bir uçak geldi ve kondu dizlerine, dizleri neye benziyordu bilemiyordum, bilirsem öykü yazacaktım.

Son bir nefesten sonra bitireceğimi umuyorum masalı. Çünkü neyse, bahsetmiştim, hiçbir zaman tamamlanmayı bekleyecekti. Uçağı ellerinin arasına aldı ve duvarın rüzgarıyla, kağıttan uçak okunacak halde sunuldu. Biraz baktı ve bir cümle kurdu, ben hatırlamıyorum o cümleleri, kurdu ve kağıttakiler anlatıldı. Okundukça duvar alçaldı, okundukça duvar daha da rüzgarına boğuldu ve artık kadın ve duvar adına sadece yürümek kalmıştı. Masalı basitleştirseydim uyurdunuz.

Nefes sadece kendime aitti. Kadın yürümeye başladı, sen mi yazdın diye sordu ve dokundu. O kişi evet dedikten sonra her şey ay ışığının gölgesine dönüştü, bir diğerine sen misin dedi, gözlerinden sadece karahindiba yayılan her yana baharı fısıldadı. Sen misin diye seslendi ve karşısındaki Dostoyevski - Budala adlı romanın sayfalarına dönüşüp, karıştı toprağa, kadın denedikçe herkes mutluluk getiriyordu insanlığa. Peki, sen misin, hayır diyemezdi kimse, evet dedikçe sular yayıldı, dünyada düşünce ışık kadar etkileyici geldi, sen misin, evet ya sen , evet , sen misin, evet, yazan, sen işte her şey böyle bir nehrin içinde Lethe ile dans ederken gezegenlerin hangisi olduğuna unutulmuşluklar karar verecekti. Evet ben yazdım demedikçe her şey kadına merak kazandıracaktı. Ve pek çok insan, duvar gibi kendi varoluşuna hayran kaldı. Dokundu, evet diyebildi masaldaki, evet, kadın yürüdü geçti ve dönüşmedi, hiçbir şey ona arkaya dönmenin ağırlığı vermemeliydi. Dönünce, duvara doğru yürüyen biri vardı. Yürüdü, duvara oturdular, duvar yükseldi yine, uçaklar ve kağıtlar artık arasında bir ölüm taşıyordu. Duvarda durdular, ışıklar ve insanlar daha anlaşılabilirdi, bir taraf dönülmeyen, diğer taraf ise inanılmak istenendi ve arasında dans edebildiler, o anda kimse bir şey demedi. Varlığın yüzünün güzelliğini asırlardır bekledi, dedi. Sadece derin bir kemanın geyikli geceyi yarması gibiydi. Suskunluk, sadece anlamaya niyet edilen bir suskunluk. Masal için fazla sessizlik yazdım yine. Dans bitince, peki ya öğreteceğin dua neydi, kaç ölü çocuktan duymuştun, bunları anlatacak mısın? İlk soru cümleydi ve kadın artık merak etmeye teslim olmuştu. Dans ona bir operada gülümsüyor ve ışık sevdiği mor rengine dönüştüğünü görüyordu. Ve cümleler dökülmeye başladı, dualar her çocuğun varlığını hissettiğindeki acıyla doluydu.  Duvardan düşebilmek masalı bitirecekti. Dans bitince, selamladılar ve cümlesinin sonunu dinlemek için sese ihtiyaçları vardı. Çünkü anlatıyor olsaydım, bir bardağın içinde olmayı seçerdim. Kadın arkasını döndü ilk defa, tüm bırakılmışlıkları gülümseyerek, birlikte ağlayalım mı dedi, kadın. Şimdi biraz üşümek için masalın anlatılmayan köşesine geçtiler, Alice harikalar diyarı'nda her şey tebessümü kadar harikaydı, masal aslında durdurmayı seçemediğimiz anlarda anlatılacaktı. Şimdi, gözlüğümü temizlemeli ve dişlerimi kanatmalıyım. Annelerimiz kadar şüpheciyiz yine bu gece. Anlatılacak ne kaçışlar vardı. 

0 yorum:

Ay Işığında Bipolar

14:07 Yazabilen Yaratık 0 Comments



Eski Yunan'dan beri kime mektup yazsam kendini öldürüyordu. Biri sevişirken kendini astı, bir diğeri ise bekaretini namusuyla diktirdi, yaşam kısa saçlıların intikamıyla sürüp gidiyordu. Mektupları hep erteledim, kendime ya da doğmamış bir kadının kızına, belki de yaşamımızın en değişik deneyimi olan anlatmaya çalışma çabasıyla Tanrı'ya. Onunla konuştuğum zaman gerçekten iyi hissediyordum. Biliyordum, yoktu, tıpkı babasız evlerde büyüyen bizler gibi ama yine de o evin var olmasını istemek, bir keman sesinin en tiz anında içimizi rahatlatması gibi. Ya da büyük göğüslerimizi saklamak için giysilere sarmalanmamız gibi. Mektup yazacaktım, kim ölürse ölsün dedim içimden. Ben kendimi iyi hissetmedikçe, dünya bana baharlar ve yazların sıcaklığını getiriyordu. Ben soğuk zamanlarda doğmuştum ve ölmeden önce hiçbir güzel söz yazamayacaktım. Bunları fark ediyordum ve soğuk bir asansörün en tepesinde tüm şehri izliyordum. Bir Van Gogh değildim, gece yıldızlı değildi, her şey ay ışığı altında geçiyordu. Büyük bir retro vardı, tüm her şeyi buna bağlayarak kendimizi delirtiyorduk. Sözü uzatmayacağım, yalnızdım. Kendimi kimle olursa olsun yalnız hissetmiştim, anne karnında beri ya da babaların ilk tokatı ya da aldatılmaların yakalanmasındaki morfin etkisi gibiydi. Bilinçli bir Salinger okuruysanız kimseyi acı vermek için aldatmazsınız. Parmaklarım ağrıyor, yazmak istemiyorum hiçbir şey ama gökyüzünü ve ışıklardan önce anlatmam gereken bir şey vardı. Yanıma gelmen için üç kere neyden bahsetmeliydim bilmiyorum.  Her şeyi yok edecektim ama bunu tek başıma yapamıyordum. Bir masal anlatacak olsaydım hemen sen aklıma geliyordun, sana savaş alanlarını anlattığımdaki heyecanını görebilmek için. Yürüdüm, rüzgarlı tepeler arasında içki içmesem bile bir sigara içebilirdim sana anlatmak adına, bir masal gibi girsem de bir mektup gibi sana hitap etse de aslında her şey benim adıma, bir anlam arayışıydı, hiçbir zaman dışarıda dans edip, öpüşmedim. Bunları oyun oynayarak yapabilirdim. Bir oyun oynasak mı dedim ve sen geri geldin, insan bipolar olunca pek yalnız kalamıyor.

Uzun zamandır uyumamıştım, gözlerimdeki kırmızılıkların insan olduğumdan ve damarla çevrili olduğundan dolayı olmasını diliyordum. Sen hemen gözlerini yine büyük büyük açtın ve dinlemek için bir sigara yaktın, ellerinin bedenini göre iriliği aynıydı, arkadan seni izlemek bir palyaçoya bakmak gibiydi, bunları siyah beyaz bir fotoğraftan aldığım karelerden de anlatabilirdim. Oyun oynasak da sana anlatmam gerekenleri bir masal olarak başlayacağım. 

Antik Yunan'dan beri her şeyi yok eden Herostratos'un ruhunu taşıyordum. Kutsallıkların gerçek olabileceğini düşünmüyordum. Hiçbir aşk, hiçbir sevgi uzun süre bende yaşamayacaktı, kendi çocuğumu öldürecek kadar sevebilirdim. Kaç ki, yaşam seni bir şeye benzetmesin, her işten ya da zamandan kaçabilirdim fakat oyunlardan asla, benim zamanı unutmam için oyun oynamam gerekiyordu. Bunu bir ara başarmıştım, sonra bipolar olduğumu ve lityum kullanmam gerektiğini öğrendim, tüm bu enerjimin aslında herkesi üzdüğünü fark edememiştim. Senin hayalin vardı ve sen gerçekten, insanların hem hayali hem de gerçekleri yaşar, ben ise herkesin hayaliyle daha iyi zaman geçirdiğimi fark ediyordum. Geçen de metroda karşılaştığım kadını sana anlatmak istiyorum, kadın sadece gülüyordu, uzun uzun gülüyor ve donuk bakışları altında hiçbir yere gitmiyordu. Bu bana neden çekici gelmişti bilmiyorum. Sen de belki de böylesindir, neden, nasıl, kimden gidilirdi ki, herkese karşı bir şarkı yazabilirdin belki de ama kendi içindeki akvaryumda hep boğulmak için bir balık oluyorduk. 

Seninle oturduk, ne oldu diye sormadan önce bir bankta dizlerine yatıp, sadece insan olduğum için benimle konuşmanı istebilirdim. Sadece sana anlatabilirdim, her bağ bir yok oluş yaratır diye bağırabilirdim, hiçbir bağ olmadan, bir bilgisayar ekranı gibi olabilseydik ya da telefondaki tanımsız numaralardan ve önemsenmeyen ama arandığında kim ki bu, diyebildiğimiz bir şey olsaydı. Bak ben her şeyimi nereye sakladığımı bilemiyordum. Bir var bir yoksa her şey eşit demektir, herkes bir zaman vardır ama bir zaman da yok olması gerekir, bunu biz öğrenmiştik, bipolarım diye tüm kelebeklerin ölmediğini gece düşündüm, bir penreceden çıkamıyorum, sevgi dediğimiz şeyin de öldürme kuvveti olduğunu susarak anlıyordum. Annem ve her kadın kadar, babam ve her erkek kadar, her şey kadar eşit olmak zorunda değildik. Dizlerinden dolayı her şeyi yarım görüyordum, kimse nasıl mektup yazılır da bilmiyordum. Bak diye söze girdim, olayları sana sıralamak isterdim. Sen de arkasından sadece gülecek olmanı ya da gözlerin dolunca biraz yürüyüp, asansörden aşağıya, sessizlikle beklemek isterdim. Zamanı yok etmek için farklı zamanda orada farklı bir eylem gerçekleştir diyor eski yazarlardan biri. Ben gökyüzünden tüm şehre bakıyordum, kanatlarımı unuttum, çocuklarımı unuttum, yazılarımı ya da kimi ay ışığında unuttuysam hepsi döngüsüyle yok etti beni. Ölmemek için amaçlar buldum, her şeyden geçebilmek adına geceleri sadece sustum, her şeye karşı susunca sadece susmanın beni öldürdüğünü ve değiştirdiğini gördüm, her şeyi yakıp yıkmak istiyordu Herostratos'um. Şimdi sana mektubumda söylediğim sözü söyleyeceğim, varlığın yüzünün güzelliğini asırlardır bekledi Tatyana. Tatyana da öldü, bir kitabı vererek yok ettim onu. Düşünsene zaman geçirdiğin her şeyden bu kadar çabuk vazgeçebilsek, sen salıncağa binmeyeli ne kadar zaman oldu? 

Yıldızlar göründüğünde kaybolduğunu ve sende gözlerinden damlalarla bir başka gökyüzünün altında yaşadığını biliyorum. Gözlerine uzun uzun bakabilseydim anlatacaktım sana, bir roman kahramanıyla insan nasıl karşılaşır diye, belki de herkes kitap yazacak kadar yazar ya da ressam olmalıydı Van Gogh'u ya da Klimt'i, Schiele'i unutacak. Korkuyordum, hep aynı şeylere muhtaç kalmaktan. Kendimi öldürebilseydim mektup yazamayacaktım. Böyle şeylerle ben kendimi korumaya çalışıyordum, ölmemek adına yeni yok edeceğim umutlara karşı Bipolarca yakınlaşıyordum. Aslında her şeyin çirkinliği altında bir şarkı çalabilirdim. Oyun oynayalım, haydi kim bulutların olmadığı bir gökyüzünde daha iyi bir tablo ismi bulabilirdi. Sanılandan daha hızlı olabilirdi oyun, Işıklardan Düşen Engizisyon, Batı Yakasının Örümceği, Geyikli Gecenin Üzgün Kadını, Lenea'nın Güzel Tebessümü ya da daha kötü bir çeviri ile Sessizlik Üzerine Geç Montaigne gibi daha anlamsız şeyler uydurabilirdim. Konuşacak ne çok şey buluyor hasta olanlar ya da ölmemeye çabalayanlar. Tanrı'ya şirk koşabilirdik sahil yolunda, biraz nefes nefese kalırdık, seksten başka her nefes nefese kalmanın aptallığını konuşabilirdik. Üzgünlük geliyor aklıma, mektubumun bir sonu olmayacağını biliyorum, çünkü bu oyunda kendimi yaşamda tutmak için daha fazla oynamalıydım. Gidecek gibiyim, annem intihar etmediği için tüm bu acılar aslında, kimseyi de suçlayamıyordum, kaçamıyordum ve sana anlatacak ne kaldı bilemiyordum. Sen mektup yazamazsın ellerin yok, Kant'ın elleri yok, Nietzsche'nin bıyığı yok, her şeyin göründüğü gibi olmadığını bildiğimiz bir dünya yok. Antik Yunan'da demiştim; Synospea adındaki kadın kime mektup yazsa o yok olurmuş, Zeus onun mektuplarını yazarların yaşamlarına aktarmış, biri Kafka olmuş biri Anais Nin biri Tezer Özlü oluşmuş, her yazar bir yüzyıl sonrasının insanlarını yaratmış. Şimdi ben de seni bir sonraki yüzyılda sevecek, aşık olacak ya da senin gibi gülecek birine yazıyorum. Ben parkta sana anlatacağım yoksa televizyondaki siyah beyaz ışıkların, bir maviliği öldürdüğünü hiçbir zaman anlayamazsın.Virginia Woolf olsaydım, taşlarla nehirde boğulmadan önce salıncakta sallanırdım. Her kalça için uygun salıncak vardı çünkü kimse sığmayacağı bir dünyada var olamamıştı.

0 yorum: